Wednesday, November 25, 2009

Pamuk Prenses, Kulkedisi ve Digerleri


Resim: NY Times

Sabah radyoda duyduguma gore Disney yeni bir film yapmis: Princess and the Frog. Bu filmin ozelligi prenses karakterinin siyah olusu. Boylece ilk defa Disney'nin prensesler serisine Afrikali-Amerikali bir karakter dahil olmus oluyor. Yine ayni haberden ogrendigime gore film daha vizyona girmeden cesitli urunleri (oyuncaklari, elbiseleri, kitaplari, yan karakterleri, kozmetik malzemeleri) Disney dukkanlarinda satisa sunulmus. Hatta insanlar dukkanlarin kapilari acilmadan saatler evvet siraya girmis bu urunleri alabilmek icin. Roportaj yapilan veliler, "en sonunda kizlarimizin kendilerine benzeyen bebeklerle oynayabilmesi cok guzel" diyorlardi. Hatta bazilari "bu karakterleri alarak Disney'e mesaj gonderiyoruz" diyorlardi. Disney da sanki bunu gercekten cokirklilik, cokkulturluluk misyonuna katkida bulunmak icin yapiyordu. Boyle buyuk kurumlar arkasinda deli gibi para olacagini gormeseler bu islere girerler mi? Ayrica da zamanida irkciligin alasini yapmis Disney'nin kasasina bu paralari gondermek akillica midir?
Butun bunlar bir yana, kiz cocuklarinin kendilerini prenses gibi gormelerini neden arzu edelim mi?



Resim

Bu haber bana bir kac sene evvel okudugum ama hala cok hosuma giden su yaziyi hatirlatti. Biraz uzunca, Ingilizce bir yazi ama mutlaka okumaya deger.
Yazar, Peggy Orenstein, uc yasindaki kizi ile disciye gidisini anlatarak basliyor. Disci, 3 yasindaki kiza dis tedavisini sevdirmek icin disci koltugunu gosterip, "prenses tahtina oturmak ister misin?" diye soruyor. Bunun uzerine zaten her yerde prenses bombardimanina ugrayan feminist yazarin sigortalari atiyor ve disciye cikisiyor: "1950 degil, 2006 yilindayiz! Butun kucuk kizlarin illa prenses olmasi mi gerekiyor!?!" Tabi bu konusmaya sahit olan kizi soruyor: "Neden bu kadar kizdin anne? Prenses olmanin nesi var?"
Yazar bu anekdotla basladigi yaziya "Prenses" konseptinin nasil patlama yaptigini anlatarak devam ediyor. Disney prenseslerine 2001 yilinda Mattel'in de Barbie prensesleri cikarak katilmasiyla, Kendini carkini donduren kocaman bir endustriye donusmus durumda prenses piyasasi.
Yazarin derdi nedir peki prenses muessesesi ile? Bu konu cocuklarimiza ne cesit rol modelleri gosterdigimizle ilgili. Sadece kiyafetlerle, aksesuarlarla ve zengin bir prensle tanisip evlenmek hayaliyle yasayan prensesler kiz cocuklari icin nasil bir rol modeli olabilir? Dogru, prenses oyunlari oynamanin cocuklarin oz guveni ya da gelecekte secmek istedikleri meslek uzerinde etkili oldugunu gosteren hicbir arastirma yok ama bir yandan da prensesler "hicbir sey yapmiyorlar!"
Ayrica prenseslerle baslayan kiz-erkek ayrimi yavas yavas her turlu urune yayiliyor. Mesela kiz cocuklari icin yatak takimi bakan yazar sadece cicekli, kalpli desenler buldugunu bir tane bile futbol topu, araba, bot desenli model gormedigini anlatiyor. Daha da kotusu kiz oyuncaklari bebekler, mutfaklar, alisveris arabalari iken erkeklerinkiler tamir cantalari, spor gerecleri, vs. Ileride cocuklarin beynine kazinacak bir cinsiyet ayriminin tohumlarinin daha kucucuk yaslarda atildigini gormemek mumkun mu?
Baska bir bakis acisi da bu patlamayi 70lerin feminizmine bir tepki olarak dusunmek. Prensesler belki de romantizmi, disiligi bir kadinlik hakki olarak geri getiriyorlar. Ama burada da dengeyi oturtmak cok guc. Okumus yazmis, akli basinda, guclu, ne istedigini bilen kadinlarin "bitch" kelimesini kendilerini tanimlamak icin yeniden benimsemeleriyle, mini mini kiz cocuklarinin uzerinde "Girl Power" yazan pembe t-shirtler giymesi arasinda belli ki bir fark var.
Yazarin yaptigi gibi olumlu bir izlenimle bitirelim: Okuldan aldigi kizini denizkizi Ariel kiyafeti icinde goren yazar once sasiriyor.Sonra kizi ekliyor: "Ama buyuyunce hala itfayeci olmak istiyorum!"

Tuesday, November 24, 2009

Zincir kolye



Malum bu sene zincir kolyeler moda, ben de hemen kendime bir tane yaptim.Daha onceki yazimda anlattigim siteden esinlenerek yaptim bunu da basta ama sonra biraz degistirdim. Zincirler ve kolye Michael's. Uzerindeki suslemeler yine vintage kupeler. Aslinda onlari sabitlemedim. Boylelikle o gun giydigim kiyafete gore farkli farkli cicek broslar kullanabiliyorum.
Mesela bugun mor kazak giydigim icin mor cicek taktim.

Zincirler icin de ozellikle iki farkli renkli metal sectim ki hem modern olsun hem de her turlu kiyafet ve takiyla kullanilabilsin.
Nasil olmus?

Sunday, November 22, 2009

Sosisli Patates Graten


Gecen gun yine cok lezzetli bir kis yemegi yaptim. Cabucak yiyip bitirdigimiz icin resim cekememisim ama hem tarif elimin altinda bulunsun, hem de gercekten cok kolay ve doyurucu bir kis yemegi, belki sizler de yapmak istersiniz diye buraya yazmadan edemedim. Bu yukaridaki resim tarifi aldigim siteden.
Bu yemege kis yemegi dememin sebebi biraz agir ve doyurucu olusu. Icindeki karbonhidrat ve proteini dengelemek icin kocaman bir kase dolusu salata ile servis yapmanizi tavsiye ederim.

Orjinal tarif soyle:

3 su bardagi dolusu patates, kup kup dogranmis ve haslanmis
4 yemek kasigi tereyagi
4 yemek kasigi un
2 su bardagi sut
1/2 cay kasigi tuz
1/2 cay kasigi karabiber
450 gr velveeta peyniri, rendelenmis (bir cesit sert kasar peyniri)
1/2 su bardagi sert cedar peyniri, rendelenmis
450 gr. sosis
1/8 cay kasigi paprika


Benim tarifte yaptigim degisiklikler soyle: Tereyagi yerine Becel, sut yerine az yagli sut kullandim. Velveetayi tamamen cikardim, toplamda 1 su bardagi kadar karisik rendelenmis kasar peyniri koydum. Dolapta 5 adet az yagli sosis vardi onlari da koydum, yetti.

Yapilisi:
Patatesler kup kup dogranip haslanir. Bizim sosisler az yagli oldugu icin lezzet takviyesi amaciyla cok tuz koyuyorlar. Ben o yuzden sosileri de patateslerle birlikte tencereye attim, haslandi. Siz sosisleri ince ince dograyip tavada cevirebilirsiniz. Bu arada eger baharatli sosis bulup kullanabilirseniz daha da lezzetli olacaktir yemeginiz. Haslanan patatesleri ve tavada cevrilmis sosisleri firina dayanikli bir kaba alip karistiriyoruz.
Tereyagi, un ve sut ile graten sosu yapiyoruz. Surekli karistirarak icine peynirin yaklasik yarisini, tuz ve karabiberi ilave ediyoruz. Bu arada tuz, karabiber miktarini arzu ettiginiz gibi ayarlayabilir, dilerseniz baska baharatlar katabilirsiniz. Eger bir miktar eksiden hoslaniyorsaniz hardal katabilirsiniz mesela. Ben karnabahar icin graten sosu yaparken mutlaka kullaniyorum, leziz oluyor.
Sosu patateslerimizin uzerini kapatacak sekilde firin kabimiza yayiyoruz. Ustune paprika ve ayirdigimiz peyniri serpip firina veriyoruz. Orta isida 35-40 dakika, uzeri kizarana kadar pisiriyoruz. Gercekten cok doyurucu, keyifli bir kis yemegi. Afiyet olsun!

Inci Kolye


Dedim ya, dikis, nakis, boncuktan pek anlamiyorum diye ama yine "Kendin Yap Kendin Tak" projelerine dadanmadan edemiyorum.
Bu kolyeyi yaparken hafifce suradan esinlendim. Aslinda baska bir kolye daha yaptim (ki onu da koyacagim bloga), o bu sitedeki tasarimlara daha cok benziyor. O kolyeyi yapinca da bir tane boyle incili kolye yapmak geldi aklima.
Inci boncuklar ve kurdela Michaels'tan. Siyah tasli suslemeler de eski kupeler. Daha henuz bir firsat bulup takamadim ama cok kullanisli oldu gibime geliyor. :)

Friday, November 20, 2009

Kitap: Twilight Saga/ Alacakaranlik serisi - 1



En sonunda Twilight serisini bitirdim ve gonul rahatligiyla yaziyorum.

Hemen daha ilk cumleden kendimi tekzip etmem gerekiyor:Bu seride su ana kadar yayinlanmis 4 kitap ve bugun itibariyle de iki adet film var. Ben ilk kitabi okumadim, atladim. Once filmi seyrettim, sonra da uc kitabi okudum.

Tekzipe de tekzip gerekti: Ben aslinda bu kitaplarin hic birine para verip almadim. Amerika'nin boyle cok guzel bir adeti vardir. Barnes and Noble, Borders gibi kitapcilarda saatlerce dolasabilir, istediginiz kitaplari ayakustu, koltuklara oturup hatta cafe'de masaya goturup okuyabilirsiniz. Ben de iste yaklasik yaz basindan beri haftasonlari kafede otururken kitaplarin ucunu de yavas yavas okudum bitirdim. Kendimi tebrik ediyorum!

Stephanie Meyer'in vampir hikayeleri serisinin ilk kitabi Twilight 2005 sonuna dogru piyasaya cikmis. Bense ilk kez adini ve methini 2008 basinda duydum. Kitap Amerika'da "young adult" denen genc okuyucular hedeflenerek piyasaya surulmustu. O yuzden once genc kizlar arasinda epey populer olup unlendi. Sonra zaten biliyorsunuz gecen sene bu zamanlar ilk film vizyona girdi. Biz Mr.D ile filmi sinemaya geldikten epey sonra izledik. Dogrusu filmi izledikten sonra bile neden bu kadar unlu, muthis, sahane olduguna akil erdiremedik. Ama malum Twilight firtinasi dinmek bilmiyordu. Bir kac yerde filmin aslinda kitap kadar iyi olmadigini, kitabin cok daha surukleyici oldugunu okuyunca karar verdim ki su Alacakaranlik fenomenini anlamak icin kitaplari okumak farz oldu. Simdi bu noktadan sonra filmin ve kitaplarin konusundan ve sonundan acik acik bahsedicem. "Ben hala okumadim yaa, sonunu soyleme!" diyenler yaziyi okumayi burada biraksin. Ayrica kitabi hem ciddi ciddi elestirip hem de fena halde dalga gecmeyi de dusunuyorum, dolayisiyla Twilight sevenleri de okumayi bu noktada birakabilirler.

Kitap vampirlerle ilgili. Malum, vampirler bir nevi halk hikayesi. Kitaplarinda vampir unsurunu kullanan her yazar bunlara baska ozellikler atfediyor. Stephanie Meyer'in vampirleri vucutlari parcalara ayrilip parcalar ateste yakilmadigi surece olumsuzler. Gunes vucutlarini yakmiyor ama gunese ciktiklari zaman paril paril parliyorlar, o yuzden insanlarin kendilerini farketmemesi icin gun isigindan uzak duruyorlar. (Ama bu bulutlu yerlerde yasamalarina engel degil mesela). Geceleri tabutlarina donup uyumalari gibi bir sey yok. Hatta aksine hic uyumak zorunda degiller. Cok gucluler, hizlilar, duyulari cok gelismis, hic yorulmuyorlar, hic yaslanmiyorlar. Sanki bu kadar mukemmel olduklari yetmezmis gibi bir de bazilarinin insanlarin dusuncelerini okumak, gelecegi gormek gibi ozel yetenekleri var. Vampirler burada da insan kani icerek besleniyorlar. Ama iclerinden bazilari vejeteryan olarak, yani insanlara zarar vermeden yasamayi secmis, bunlar hayvanlari avlayarak besleniyorlar.

Hikayenin ana kahramani Bella. Annesiyle babasi taa Bella kucukken ayrilmislar. Bella annesiyle Phoenix, Arizona'ya tasinmis. Simdi Bella'nin annesi yeni biriyle evlenmis, adamin isi oradan oraya dolasmasini gerektiriyor. Annesi de yeni kocasinin pesine takilmis, Bella'yi lisenin bitmesine 1 bucuk sene kala yerinden yurdundan ayirip babasinin yanina yollamislar. Bella'nin yeni okuluna, yeni evine, ne zamandir gorusmedigi babasina alismasi falan hikayenin arka planini olusturuyor. Bu arada Bella yeni okulunda vampir ailesi Cullen'larla ve iclerindeki bekar tek vampir olan (ki tam da Bella'nin yasindaymis, tesadufe bak!) Edward'la tanisiyor ve tabi ki de bu gizemli yabanciya asik oluyor. Burada kucuk bir not duselim. Normalde vampirler arasinda aile baglari falan yok. Yalniz Edward'in ailesi boyle aile gibi takiliyorlar.Insanlara anlattiklari hikaye bir anne bir baba ve onlarin evlatlik cocuklarindan olusan bir aile olduklari. Ama bu cocuklar aslinda birbirleriyle birlikteler ve insanlar da ya da en azindan onlarla birlikte liseye giden ogrenciler de bunun boyle oldugunu goruyor. (Ki zaten filmde Bella'nin arkadaslarinin birinin agzindan bu durumu yadirgadiklarini duyuyoruz). Kimse cocuk esirgeme kurumunu arayip, bunlari ihbar etmez mi?

Birinci kitabin konusu ozetle Bella Edward birbirlerine asik oluyorlar. Bella'nin pesine baska bir vampir takiliyor (ask mesk isleri degil, ciddi ciddi yemek istiyor bu vampir Bella'yi dogasina uygun olarak!). Edward da bir takim kovalamaca ve dovusten sonra Bella'yi kurtariyor. Sadece vampirlerden bahsediyor diye kitabi/filmi kucumsemek olmaz. Ne de olsa bizim kusagimizin da vampirleri vardi. Anne Rice'in kitabindan uyarlama "Vampirler Gorusme/ Interview with the Vampire" filmini gorup Brad Pitt, Tom Cruise hatta hatta Antonio Banderas'a bayilmayan var miydi? Hatta o filmin de bu kadar cazip olmasinin sebebi Brad Pitt'in oynadigi Louis karakterinin kendi canavar dogasindan nefret etmesi, daha hassas, insanlara deger veren onlarla birlikte yasamaya calisan bir vampir olmasi degil miydi? Yalniz Anne Rice'in vampirlerini bu kadar cazip yapan hepsinin ayri bir hikayesi, ic dunyasi, karisik ruh halleri olmasiydi. Twilight serisinde butun bunlarin yerini mizmiz liseli kiz Bella'nin "beni seviyor mu, sevmiyor mu?" dirdirdir ic konusmalari almis. Tabi bunun genc kizlara cazip gelmeyecegini iddia edemeyecegim. Filmin ve kitap serisinin basarisi hatirlanacak olursa genc kizlarin monoton hayatlarina girecek gizemli bir yabanciya gonullerini kaptirip hayatlarinin macerasina atilma olasiligina prim verdikleri apacik.

Gecen gun radyoda Anne Rice ile yapilan bir soylesiyi dinledim. Anne Rice uzun seneler vampir hikayeleri yazdiktan sonra 1998 yilinda Katolik dinine geri donmus ve vampir hikayeleri yazmayi birakmis. Simdi meleklerle ilgili yeni bir kitabi cikti piyasaya ve soylesi de onun uzerine yapilmisti. Tabi vampir furyasinin patlamasi uzerine Anne Rice'a su anda piyasadaki vampir kitaplari ile ilgili ne dusundugunu sordular. Artik kendisi vampir kitaplari yazmadigi icin karsilastirma yapmadan gonul rahatligiyla okuyabildigini soyledi. Ozellike Charlaine Harris'in "Southern Vampire Mysteries" serisini cok akillica buldugunu soyledi. (Bu seri True Blood adiyla HBO tarafindan gecen sene dizi yapildi. Vampir hikayesinin arkasinda irkcilik, tolerans, vs. gibi konular uzerinden bir cesit toplumsal kritik yapiyor - bu seri kendi blog yazisini hakediyor, o yuzden fazla uzatmayalim). Twilight icin ise gucsuz zayif kadin karakterin kendisini koruyacak kuvvetli, olgun bir kahraman aramasini anlatan bir ask hikayesi, bir nevi Jane Eyre dedi. Tamamen katiliyorum.



Ikinci kitap New Moon. Bu kitabin basinda Edward Bella'yi terk ediyor. Bella muthis bir bunalimin icinde dusuyor. Kitabin ilk kisminda tamamen icimiz bunalmis bir sekilde hayatinin aski tarafindan terk edilmis Bella'nin hikayesini okuyoruz. E tabi kimse ona demezse "lise aski insanin hayatinin tek aski degildir, biraz agla, biraz sizlan sonra topla kendini, onunde cok uzun seneler var, okuluna git, derslerine calis, universiteye git, oku, ogren, kendi kendine yeten, ayaklarinin uzerinde duran, guclu bir kadin ol!" olacagi budur. Neyse Bella'nin imdadina Jacop yetisiyor.Bir kurtadam olan Jacop ozellikle bu kitapta cok sevimli bir karakter, Bella'ya asik oldugu da taaa en basindan beri belli ama bir tek bizim aptal kizimiz Bella'nin bundan haberi yok. Yani aslinda bence var da yokmus gibi davranmak daha cok hosuna gidiyor.Neyse, daha fazla uzatmayayim. Bir sekilde Bella'nin oldugunu sanan Edward kendini oldurtmek icin cok guclu bir vampir ailesi Volturi'lere gidiyor. Amaci kendini teshir etmek boylece de insanlara vampirlerin varligini gostermek. Volturiler onu durdurmak icin oldurecekler, buna karar veriyor. Bella da olacaklari engellemek icin Edward'in pesinden Italya'ya gidiyor.

Ne yani, bu film hani vampirler ustuneydi, kurtadamlar nerden cikti demeyin. Zaten bu kitaplar tamamen son anda ortaya cikan suprizler uzerine kurulu, kurgusu cok zayif yani, oyle boyle degil. Mesela son dakikaya kadar hikayeyi kurtadamlar uzerinden kurup kitabin son donemecinde yon degistirmesi bunun en bariz ornegi. E peki madem oyle bu kitaplari okumaya neden devam ettin, diye sorabilirsiniz! Kurgunun, karakterlerin zayifligi, hatta yazarin kullandigi dilin kliselerden olusmasi bir yana, Stephanie Meyer nasil surukleyici yaziyor anlatamam! Bir yandan sinir olup bir yandan da sayfalari birbiri ardina ceviriyorsunuz, cunku arkasindan ne gelecegini cok merak ediyorsunuz. Kendisini bu acidan gercekten cok takdir ettim, hatta acaba genc kizlara yazilmamis, din propagandasi dolu olmayan bir kitap yazsa sadece basarili degil (basariyi satilan kitap sayisi ve maddi getiri ile olcecek olursak) ayni zamanda iyi bir yazar da olabilir mi acaba diye merak ettim.

Bu son paragraftaki "din propagandasi" da nedir diye merak ediyorsaniz, anlaticam. Yalniz lafi cok uzattim, o da bir sonraki yaziya kalsin.

Wednesday, November 18, 2009

Cicekli bros


Su hayatta dikis nakistan bu kadar anlamayip "Kendin Yap Kendin Tak" (evet bu lafi da "Kendin Pisir Kendin Ye"den devsirdim) projelerine benim kadar merakli olan biri daha yoktur herhalde!:)
Bu bros ne zamandir yapilisinin cok kolay oldugunu tahmin ettigimden gozume kestirdigim yo-yolarla yapildi.
Yo-yo yapimi surada asama asama anlatilmis. Surada da super aciklayici resimler var. Gercekten cok kolay ama ben bunu bile 5 kere denedim anca becerdim.:)
Kumaslar annemin yazin bana gonderdigi elbiseden. Boyunu biraz kisaltmistim, ondan kumas artti. Yo-yolarin ortasina da ikiser tane dugme diktim evdekilerden. Bende fazladan bros ignesi olmadigi icin minik cengelli ignelerle iceriden hirkaya tutturdum. Bir dahaki incik boncukcuya gidisimde bir tane bros ignesi alicam.
Yo-yolari takilarin yani sira suslemelerde, ev dekorasyonlarinda kullanabilirsiniz!
Inanin ben yapabiliyorsam, herkes yapabilir!Keyifli dikisler...

Wednesday, November 11, 2009

"Muslumanlar soykirim yapmaz!"

Sudan'in soykirimci devlet baskani El-Besir'in gecenlerde bir kez daha Turkiye'ye gelme ihtimali uzerine ziyareti savunan Basbakan Erdogan "muslumanlar soykirim yapmaz" dedi. Eminim cogumuz saflik derecesine varan bu savunmaya gulduk gectik. Bugun Radikal'de Joost Lagendijk neden bu savunmayi hafife almamamizi, etraflica dusunmemizi gerektiren bir yazi yazmis. Mutlaka okuyun!



Müslümanlar daha iyi insanlar mıdır?

İki gün önce gazetelerde beni gerçekten şoke eden bir şey okudum. Başbakan Erdoğan’ın, Sudan Devlet Başkanı El Beşir’in Türkiye ziyaretini savunan açıklamasıydı bu. Neticede Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından savaş suçlarıyla itham edilen El Beşir gelmemeye karar verdi. Fakat Türkiye başbakanının sözleri, bu kadar çok ülkenin Türk hükümetinin adaletten kaçmaya çalışan bir şüpheliyi hoş karşılama tavrını neden sorun haline getirdiğini hâlâ anlamadığını açıkça gösteriyordu. Erdoğan, Türkiye’de ve dışarıdaki birçok insan için akıl almaz ve son derece rahatsız edici iki argüman kullanıyor.

Birincisi Erdoğan Sudan’ın Darfur bölgesinde bir soykırımın ihtimalini bile açıkça reddediyor, gerekçe olarak da bölgeye yaptığı ziyareti gösterirken, şu ifadeleri kullanıyor: “Ben Başbakan olarak Darfur’a gittim. Orada ifade edildiği gibi soykırım tespitini biz yapamadık”. Bu cümleyi defalarca okudum, çünkü gözlerime inanamadım. En önemli Türk siyasetçisi kanıtını bizzat görmediği için hiçbir şey olmadığını iddia ediyor. Bu hem mantıksal hem siyasal bakış açısından abesle iştigal etmektir. Dünyanın dört bir köşesinde Türkiye başbakanının kanıtlarını kendi gözleriyle görmediği birçok iyi ve kötü şey olup bitiyor. Yine de, Erdoğan’ın bugün ve gelecekte ülkesini başkalarının verdiği raporlara ve bilgilere dayalı olarak idare edeceğini tüm kalbimle ümit ederim. Tahminimce Erdoğan, BM yetkililerinin veya tanınmış uzmanların Darfur trajedisine dair ortaya koyduğu birçok rapora güvenmediğini söylemek istedi. Elbette sunulan kanıtlara katılmama hakkı var. Fakat Darfur’da yaşanan korkunç şeyleri, sırf kanıtlarını görmediğiniz ya da gözlerinizin önünde gerçekleşmediği için öylece reddemezsiniz; bu, en hafif ifadesiyle, akla mantığa sığacak bir tutum değildir.

Erdoğan’ın ikinci yorumu daha da endişe verici. Başbakanın Sudan devlet başkanına güvenmesinin başlıca nedeni, kendi ifadesiyle, “Bir Müslüman asla soykırım yapamaz” şeklindeki inancı. İnsan bu cümleyi nasıl yorumlamalı? Çeşitli anlamlara geliyor olabilir. Bir anlamı Erdoğan’ın, İslam’a gerçekten inanan birinin, tam da bu dinin temel değerlerine aykırı olduğu için soykırım yapmaya muktedir olamayacağına inanması olabilir.

Ne yazık ki Müslümanların, İslam’ın belli bir yorumuna dayanarak işlediği korkunç
suçlara verilebilecek birçok örnek var. Yine de başbakan hakkında bu noktada hemen hüküm vermeyelim, çünkü belki de ifade etmek istediği şey, Müslümanların bunu yapmamaları gerektiğine duyduğu dürüst inançtır. Ama Erdoğan’ın bu çarpıcı ifşaatı Müslümanların ahlaken ve etik olarak Hıristiyanlardan, Budistlerden veya inanmayanlardan daha iyi insanlar olduğunu düşündüğünü ima ediyor da olabilir. Bu üstünlük hissiyatı bütün dinlerin iliklerine işlemiştir, fakat siyasi analize veya devlet yasalarına tercüme edildiklerinde son derece sorunlu bir hal alır. Başbakan sadece Müslüman olmayanların soykırım suçu işleyebileceğine, çünkü dinlerinin veya ideolojilerinin bu ihtimale o veya bu şekilde güç kattığına veya en azından imkan verdiğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Darfur’da ve dünyanın başka köşelerinde korkunç şeyler yaşanıyor. Belli bir vakada şu veya bu insanın suçlu olup olmadığını belirlemek mahkemelerin işi. Kimse adaletten muaf tutulmamalı. Hiçbir Müslüman, hiçbir Hıristiyan, hiçbir ateist. Bütün inançlardan insanlar geçmişte vahşi ve insanlıkdışı davranışlardan suçlu bulundu ve korkarım ki gelecekte daha fazlasını da göreceğiz.

Türkiye başbakanı bu açıklamayı yapmakla kendisine ve ülkesine zarar veriyor. Türkiye’de ve dışarıda kendisinin gizli bir köktendinci olduğundan şüphe duyanların elini güçlendiriyor. Sadece tek bir dine veya ideolojiye bağlı olmayan değerlere dayalı bir birliğin, yani AB’nin parçası olmak için kat edilmesi gereken meşakkatli
yolda Türkiye’ye rehberlik etme niyetine ve kabiliyetine dair ciddi şüpheler uyandırıyor.

JOOST LAGENDIJK
Radikal
11/11/2009
joost.lagendijk@radikal.com.tr

Tum zamanlarin en iyi romantik komedileri

Aslinda bu yaziyi bir sure once yazip yayinlamistim ama simdi resim de koydum, daha bir guzel oldu. Bu vesileyle bir daha yayinlamak istedim. Belki siz de sevdiginiz filmleri yazarsiniz.

--

Aklima esti, tum zamanlarin en iyi romantik komedilerini bir araya topladim. Kimse kizmasin, bu benim listem, benim siralamam.

Basliyoruz:

10) Pretty Woman
Richard Gere'in beyaz atli prens olarak Julia Roberts'in evine gelisini ve yangin merdivenine tirmanisini kolay kolay kimse unutamaz herhalde. Sarkisi da dilimize pelesenk olmustu: "Pretty woman, walking down the street; pretty woman, the kind I like to meet..."


9) Sleepless in Seattle
Cary Grant ve Deborah Kerr'in unlu "An Affair to Remember" filmine atifta bulunan Empire State Building'de bulusma ile sonlanan bir hikayenin kahramani bu kez Tom Hanks ve Meg Ryan.


8) Wedding Singer
Drew Barrymore ve Adam Sandler ciftimiz. Film boyunca Adam Sandler kendisini terk eden sevgilisinin arkasindan agit yakar ama aslinda asil sevdigi yani basindaki Drew'dur. Adam Sandler bir suru komik ve orjinal sarki soyluyor bu filmde, cok eglenceli.


7) Notting Hill
Bu Julia Roberts, Hugh Grant komedisi bazilarinin dikkatinden kacmis olabilir ama ben cok severim. Filmin baslarinda Julia Roberts, ki unlu bir aktristi canlandirmaktadir, Hugh Grant'in kitapcisina gelir ve aralarinda bir seyahat rehberi ile ilgili diyalog gecer. Soz konusu olan ulke de Turkiye'dir. Buyrun bakalim oylesine gereksiz bir bilgi.


6) You've Got Mail
Sleepless in Seattle aslinda ilk goz agrisi ama ben bu ikinci filmi daha cok seviyorum. Tom Hanks bu filmde Meg Ryan'in mini mini kitapcisini batiran kitapcilar zincirinin sahibini oynuyor. Filmin sonunda kitapcinin akibetine uzulsem de ikilinin yazismalari cok eglenceli, bir de Tom Hanks'in Godfather (Baba) filminden Marlon Brando taklitleri cok komik.


5) My best friend's wedding
Sevdigi adami Cameron Diaz'a kaptiran Julia Roberts'in yardimina en yakin erkek arkadasi yetisiyor. Cameron Diaz'in kareoke sahnesi, ogle yemegi sirasindaki sarki sahnesi mutlaka akilda kalanlar.. Tabi bir de JR'in finalde giydigi eflatun elbise!



Ilginc bir sekilde buradan sonraki filmler hep Ingiltere'de geciyor, hadi bakalim:

4) Love Actually
Bu film aslinda degisik cesit asklardan bahsediyor, digerlerinden bu acidan biraz farkli ama seker gibi bir film. O kadar cok unlu aktor/aktris var ki! Colin Firth tabi ki kalbimizi caliyor.



3) 4 Weddings and a Funeral
Hugh Grant ve Andie MacDowell basrollerde. 4 evilikten biri kahramanlarimizinki mi acaba? Muzigi de kendisi gibi guzeldi bu filmin, taa o zaman Soundtrack'ini almistim, hic unutmam: "I feel it in my finger, I feel it in my toeee..."



2)Bridget Jones's Diary
Colin Firth ve Hugh Grant Renee Zellwegger'in aski icin dovusuyorlar! Gercekten de dovusuyorlar filmde!


1) Shakespeare in Love
Basrollerinde Gwyneth Paltrow ve Joseph Fiennes'in oynadigi bu film Oscar da almisti ama kimsenin aklinda romantik komedi olarak kalmadi galiba. Bense cok seviyorum.


Sizin ilk 10unuzda hangi filmler var? Mutlaka yazin!

Monday, November 09, 2009

Kitap: Dante Kulübü (Dante Club) ve 4'ün Kuralı (The Rule of Four)

Ne zamandir usengeclikten yine bloga yazi koyamadim. Bu yazida iki kitap anlatarak kendimi affettirmeyi planliyorum. Bu iki kitap da hemen hemen ayni turde (polisiye roman) o yuzden de onlari bir arada anlatmakta fayda var.



Dante Kulübü (Dante Club) 2003’de piyasaya cikmis, cok unlu olmus ve ardindan gelen bu tur edebi polisiye kitaplarin onunu acmis. Kitap 1865 yilinda Boston’da geciyor. Harvard Universitesi’nin emekli profesoru ve Amerika’nin en unlu ozanlarindan biri Henry Wadsworth Longfellow, Dante’nin Ilahi Komedya kitabini Italyanca’dan Ingilizce’ye cevirmeye baslamis. Etrafinda yine Dante heveslileri baska Harvard Universitesi hocalari var ve bunlar bir Dante klubu olusturmuslar, hizla Dante’yi Amerika’ya tanitacak bu eseri tamamlamaya calisiyorlar. O sirada Boston’da bir takim cinayetler islenmeye basliyor. Klup uyelerimiz farkediyorlar ki bu cinayetler aslinda tam da Dante’nin kitabinin cehennem bolumunde anlattigi cezalar gibi islenmis, yani birileri Dante’nin cezalarini hayata geciriyor. Boylece bir cesit edebi katilin pesine dusuyorlar.
Dogrusu ben bu kitabi yaz basinda aldim ve bir kac kez baslayip baslayip biraktim. Nedense ilk bolum son derece de surukleyici olmakla beraber, ikinci bolumun basindaki 5-10 sayfalik kismi bir turlu gecemedim. Sonra bir gece hadi bir hirsla su bolumu atlatayim diyerek basladim okumaya ve gercekten cok keyifle, sonunu oldukca merak ederek okudum. Sanirim ilk bolumde bu kadar takilmamin sebebi bir cok karakterin bir anda okuyucuya tanistiriliyor olmasi ama yazar bir yandan da birbirinden kolaylikla ayirt edilecek, aklimizda yer eden karakterler yazamamis, en azindan kitabin giris kisminda. Unutmadan, kitap karakterleri gercek hayatta yasamis kisiler, zaten yazar da onlar hakkinda epey arastirma yapmis ama cinayet temasini kendi uydurmus.
Genel olarak surukleyici olmakla beraber kitabin buyuk bir problemi var ve daha sonra okudugum bir cok yorum da ayni sorunu dile getiriyordu. Iyi bir polisiye roman okuyucuya katilin/suclunun kim oldugunu anlayabilecegi kucuk ipuclari birakir ki sonunda ortaya suclu ortaya ciktiginda okuyucu “hadi be!” desin, ya da onceden tahmin edebildigi icin kendini tebrik etsin. Ne yazik ki bu kitapta katil daha onceden hic bilmedigimiz, tahmin etmemize imkan ihtimal olmayan bir karakter. Dolayisiyla kitabin sonu bu acidan biraz hayal kirikligi oluyor. Bir de Amerikan ic savasi ile ilgili bir alt soylemi var kitabin ki bazi kisimlarda cok gerekli miydi bundan bahsetmek diye dusunduruyor insani.



4’un Kurali (Rule of Four) iste Dante Kulubu’nun basarisi uzerine yazilmis kitaplardan. Bu kitap da 15. yy’da yazilmis gizemli bir kitabin sirrini cozmek uzerine kurulmus. Kahramanlarimiz dort tane Princeton ogrencisi oda arkadasi. Kitabin ana kahramani Tom’un babasi profesormus ve hayatini bu kitaba adamis. Tom yillar sonra Princeton’a ogrenci olarak geliyor. Oda arkadasi Paul da tipki Tom'un babasi gibi bitirme tezini bu kitap uzerine yazmaya karar veriyor ve bu arada kitaba ve onun gizemine kapiliyor. Peki kitabin icinde barindirdigi sir ne?
Dogrusu ben bu kitabi Dante’den once okudum. Ozellikle bazi diyaloglar ve sahneler cok amatorce yazilmis gibi geldiyse de genel olarak eski bir kitabin gizeminin pesinde kosma hikayesini cok sevdim. Tabi sonra Dante’yi okuyunca gordum ki bu aslinda yeni bir sey degilmis, Matthew Pearl bu isi cok daha ala bir sekilde Dante’de yapmis. O yuzden size de tavsiyem bu kitaptan gercekten zevk almak istiyorsaniz Dante’den once okuyun. Yalniz obur kitaptan onemli bir farki universite ogrencisi karakterler cok daha sevimli ve akilda kalici. Ozellikle o yaslarda tanidiklariniz varsa onlara tavsiye edebilirsiniz. Ya da benim gibi her dakika universite ogrencileriyle hasir nesir oluyorsaniz siz de kitabi daha cok begenebilirsiniz.

Wednesday, October 28, 2009

Balik Koftesi



Balik Koftesi'nin tarifi Salincakta Iki Kisi'den. Blog sahibesi Banu da tarifi Paula Deen'den almis.

Banu'nun tarifini aynen aktariyorum:

"* 2 kutu ton baligi konservesi {suyu suzulmus}
* 1/2 kap galeta unu
* 2 yumurta
* 1 kucuk sogan {ince dogranmis}
* 1/2 kap kereviz sapi {ince dogranmis} {sevmiyorsaniz tariften cikarabilirsiniz}
* Yarim limon suyu
* Maydanoz {ince dogranmis}
* 1 dis sarimsak {iyice ezilmis}
* 1 yemek kasigi zeytinyagi
* Karabiber, tuz

Derin bir kabin icinde ton baligi, galeta unu ve yumurtayi karistirin. Sonra geri kalan tum malzemeleri ilave edin. Tum karisimdan 4 tane buyuk kofte yapin. Tavada sivi yagi isitin ve koftelerinizi iki tarafli kizartin."

Bu tarifi daha once de denedim, oyle pratik oyle lezzetli ki! Ben bu malzemeyle 4 tane hamburger koftesi buyuklugunde kofte elde ediyorum. Ikisi aksam yemegi oluyor, ikisi de ertesi gun sandvicin icinde ogle yemegi! Benimkiler biraz daha esmerce olmus ama disinin kitir kitir halini cok seviyorum ben.
Mutlaka bir deneyin, tesekkurler Banu, ellerine saglik!