Showing posts with label siyaset. Show all posts
Showing posts with label siyaset. Show all posts

Monday, March 08, 2010

8 Mart Dunya Kadinlar Gunu


Bir kez daha 8 Mart, bir kez daha Dunya Kadinlar Gunu.
Su anda yeni bir yazi yazacak vaktim olmadigi icin sizi gecen sene yazdigim yaziya yonlendiriyorum. Hepimizin Dunya Kadinlar Gunu kutlu olsun!

Wednesday, November 11, 2009

"Muslumanlar soykirim yapmaz!"

Sudan'in soykirimci devlet baskani El-Besir'in gecenlerde bir kez daha Turkiye'ye gelme ihtimali uzerine ziyareti savunan Basbakan Erdogan "muslumanlar soykirim yapmaz" dedi. Eminim cogumuz saflik derecesine varan bu savunmaya gulduk gectik. Bugun Radikal'de Joost Lagendijk neden bu savunmayi hafife almamamizi, etraflica dusunmemizi gerektiren bir yazi yazmis. Mutlaka okuyun!



Müslümanlar daha iyi insanlar mıdır?

İki gün önce gazetelerde beni gerçekten şoke eden bir şey okudum. Başbakan Erdoğan’ın, Sudan Devlet Başkanı El Beşir’in Türkiye ziyaretini savunan açıklamasıydı bu. Neticede Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından savaş suçlarıyla itham edilen El Beşir gelmemeye karar verdi. Fakat Türkiye başbakanının sözleri, bu kadar çok ülkenin Türk hükümetinin adaletten kaçmaya çalışan bir şüpheliyi hoş karşılama tavrını neden sorun haline getirdiğini hâlâ anlamadığını açıkça gösteriyordu. Erdoğan, Türkiye’de ve dışarıdaki birçok insan için akıl almaz ve son derece rahatsız edici iki argüman kullanıyor.

Birincisi Erdoğan Sudan’ın Darfur bölgesinde bir soykırımın ihtimalini bile açıkça reddediyor, gerekçe olarak da bölgeye yaptığı ziyareti gösterirken, şu ifadeleri kullanıyor: “Ben Başbakan olarak Darfur’a gittim. Orada ifade edildiği gibi soykırım tespitini biz yapamadık”. Bu cümleyi defalarca okudum, çünkü gözlerime inanamadım. En önemli Türk siyasetçisi kanıtını bizzat görmediği için hiçbir şey olmadığını iddia ediyor. Bu hem mantıksal hem siyasal bakış açısından abesle iştigal etmektir. Dünyanın dört bir köşesinde Türkiye başbakanının kanıtlarını kendi gözleriyle görmediği birçok iyi ve kötü şey olup bitiyor. Yine de, Erdoğan’ın bugün ve gelecekte ülkesini başkalarının verdiği raporlara ve bilgilere dayalı olarak idare edeceğini tüm kalbimle ümit ederim. Tahminimce Erdoğan, BM yetkililerinin veya tanınmış uzmanların Darfur trajedisine dair ortaya koyduğu birçok rapora güvenmediğini söylemek istedi. Elbette sunulan kanıtlara katılmama hakkı var. Fakat Darfur’da yaşanan korkunç şeyleri, sırf kanıtlarını görmediğiniz ya da gözlerinizin önünde gerçekleşmediği için öylece reddemezsiniz; bu, en hafif ifadesiyle, akla mantığa sığacak bir tutum değildir.

Erdoğan’ın ikinci yorumu daha da endişe verici. Başbakanın Sudan devlet başkanına güvenmesinin başlıca nedeni, kendi ifadesiyle, “Bir Müslüman asla soykırım yapamaz” şeklindeki inancı. İnsan bu cümleyi nasıl yorumlamalı? Çeşitli anlamlara geliyor olabilir. Bir anlamı Erdoğan’ın, İslam’a gerçekten inanan birinin, tam da bu dinin temel değerlerine aykırı olduğu için soykırım yapmaya muktedir olamayacağına inanması olabilir.

Ne yazık ki Müslümanların, İslam’ın belli bir yorumuna dayanarak işlediği korkunç
suçlara verilebilecek birçok örnek var. Yine de başbakan hakkında bu noktada hemen hüküm vermeyelim, çünkü belki de ifade etmek istediği şey, Müslümanların bunu yapmamaları gerektiğine duyduğu dürüst inançtır. Ama Erdoğan’ın bu çarpıcı ifşaatı Müslümanların ahlaken ve etik olarak Hıristiyanlardan, Budistlerden veya inanmayanlardan daha iyi insanlar olduğunu düşündüğünü ima ediyor da olabilir. Bu üstünlük hissiyatı bütün dinlerin iliklerine işlemiştir, fakat siyasi analize veya devlet yasalarına tercüme edildiklerinde son derece sorunlu bir hal alır. Başbakan sadece Müslüman olmayanların soykırım suçu işleyebileceğine, çünkü dinlerinin veya ideolojilerinin bu ihtimale o veya bu şekilde güç kattığına veya en azından imkan verdiğine gerçekten inanıyor olabilir mi?

Darfur’da ve dünyanın başka köşelerinde korkunç şeyler yaşanıyor. Belli bir vakada şu veya bu insanın suçlu olup olmadığını belirlemek mahkemelerin işi. Kimse adaletten muaf tutulmamalı. Hiçbir Müslüman, hiçbir Hıristiyan, hiçbir ateist. Bütün inançlardan insanlar geçmişte vahşi ve insanlıkdışı davranışlardan suçlu bulundu ve korkarım ki gelecekte daha fazlasını da göreceğiz.

Türkiye başbakanı bu açıklamayı yapmakla kendisine ve ülkesine zarar veriyor. Türkiye’de ve dışarıda kendisinin gizli bir köktendinci olduğundan şüphe duyanların elini güçlendiriyor. Sadece tek bir dine veya ideolojiye bağlı olmayan değerlere dayalı bir birliğin, yani AB’nin parçası olmak için kat edilmesi gereken meşakkatli
yolda Türkiye’ye rehberlik etme niyetine ve kabiliyetine dair ciddi şüpheler uyandırıyor.

JOOST LAGENDIJK
Radikal
11/11/2009
joost.lagendijk@radikal.com.tr

Saturday, June 13, 2009

Kadina siddet

Devletimiz kadina siddeti bu sekilde mesrulastiriyor, hatta bifiil destekliyor!
Bakin bakin kadini korumaktan sorumlu "Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakani"miz Selma Aliye Kavaf'ın aciklamalarina!

****

NTV'nin suradaki haberinden Selma Aliye Kavaf'in aciklamalarina (resmin uzerine tiklayarak videoyu izleyebilirsiniz) ve İnsan Hakları ve Yeni Çözümler Derneği Temsilcisi Evre Kaynak'in aciklamalarina ulasabilirsiniz.


****

Olaylari kisaca ozetlemek icin bu da Can Dundar'in Milliyet'teki konuyla ilgili yazisi:

‘Dayak, özel hayata girer; biz karışamayız’ diyen kadın kimdi?
13 Haziran Cumartesi 2009

Bir kadın düşünün: Kocası tarafından öldürülesiye dövülüyor.
Annesi de defalarca aynı adamın saldırısına uğruyor.
Karakola gidip şikâyet ediyor, koruma istiyorlar, ama tehdit karşısında şikâyetlerini geri çekmek zorunda kalıyorlar.
Yasa, tehdide karşı çaresiz, kadını korumakta yetersiz:
“Neden şikâyetten vazgeçtin?” diye sormuyor. “Aile içi sorun” diyerek müdahale etmiyor.
“Evin mahremiyeti”, dayağa mazeret oluyor.
Sonunda kadının annesi, dayak seanslarından birinde ölüyor. Kadın dava açıyor. Dava 7 yıl sürüyor. Adam tahliye ediliyor. Kadın ölüm tehdidi altında... Devlet yine yok.
Kadın, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürüyor. AİHM, Türkiye’yi, tehdidi bildiği halde “aile içi sorun” diyerek kadını koruyacak önlem almadığı, polisin, yargının pasif kaldığı gerekçesiyle tazminata mahkûm ediyor.
Türkiye “kadına yönelik şiddet”ten mahkûm olan ilk ülke olarak Avrupa yargı tarihine geçiyor.
* * *
Bu durum karşısında, üstelik her gün birkaç kadının şiddetten ölüm haberi gelirken Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’ndan ne yapmasını beklersiniz?
“Türkiye’de kadınlarımızın kılına dokunulmaması için ne gerekiyorsa yapacağız. Şiddet mahremiyet, mazeret tanımaz. Polis, yargı, kadına yönelik şiddete anında müdahale edecek” demesini; değil mi?
Hayır!
O bakanlığa yeni atanan Selma Aliye Kavaf, NTV’de Nermin Yurteri’ye verdiği ilk demecinde kadını değil, yasaları savundu. Tehditkâr bir kocayla yaşamanın çaresizliğini hiç anlamadan konuştu:
“Söz konusu kadın defalarca şikâyetini geri çekmiş. Sığınma evi için talepte bulunmamış, koruma isteğinden vazgeçmiş” dedi.
“Bütün dünya dövüyor” deyip örnekler verdi.
Aynı yaklaşımı önceki gün de Başbakan sürdürdü.
“Bu olaylar onlarda da (Batı’da) var” dedi.
Dayağı değil, kararı “utanç verici” olarak niteledi.
* * *
Kadına yönelik şiddetin tüm dünyanın sorunu olduğu kuşkusuz. Ama burada önemli olan, o şiddeti önleyecek yasal tedbirler ve uygulamada kararlılık...
Türkiye’de sadece yasalar değil, polis de, savcı da, yargı da, politikacı da kadının canını değil, ailenin dirliğini koruyor. O yüzden de şiddet bile olsa mahremiyete müdahale etmiyor.
Hatırlarsanız, 3 yıl önce AKP’nin Konya Milletvekili karısını dövmüştü. Darp raporu alıp savcılığa başvuran karısına da “İstediğin yere git, benim dokunulmazlığım var” diye posta koymuştu.
O zaman duymak istediğimiz ses, Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’dan gelmişti:
“Bu konuda ben tarafım. Kadın olduğum için tarafım. Şiddetle mücadele eden bir sorumlu olarak tarafım. Şiddet uygulayanların utanması gerekir” demişti.
AKP Kadın Kolları Başkanı ise Milliyet’e (Bkz: 14 Mayıs 2006) şunları söylemişti:
“Bu, kendi ailesiyle, özel hayatıyla ilgili bir konu... Aile içi bir ilişki... Bu konuda benim bir değerlendirmem olamaz. Söz hakkım olmadığını düşünüyorum.”
Bunu söyleyen Kadın Kolları Başkanı’nın adı neydi, hatırlıyor musunuz:
Selma Aliye Kavaf...
* * *
“Kolları kırık kadınlar!”
Hâlâ çözüm bekliyor musunuz?

Monday, March 30, 2009

Secimi Kim Kaybetti?


Secimleri kim kazandigi uzun sure konusulacak: Hangi parti nerede oyunu arttirdi? Hangi parti hangi ili, ilceyi digerinden calmayi basardi? Suphesiz konusulmayacak bir sey var, o da bu secimi de kadinlar kaybetti. Su yazida Turkiye'nin kadin erkek esit(siz)ligi acisindan sinifta kaldigi kriterin basinda siyasete katilim oldugundan bahsetmistim. Bu durum bu secimlerde de degismedi. Ana partilerin zaten erkeklere gore oldukca az sayida aday gosterdigi kadinlar bu secimde de bir elin parmaklarini gecmeyecek sayida yerel idari birimin basina geldiler.

Kadinlar hicbir Buyuksehir Belediyesi'nde basa gelemediler. Il duzeyinde belediye baskanliklarini Aydin'da CHP'li Ozlem Cercioglu ve Tunceli'de DTP'li Edibe Sahin kazandi. Radikal'in haberine gore ilce duzeyinde de AKP'li kadinlar 2, CHP'liler 1, DTP'liler 11 ilce baskanligi kazandi.

Sunday, March 08, 2009

8 Mart Dunya Kadinlar Gunu


International Women's Day Graphic by DryIcons

Bugun 8 Mart Dunya Kadinlar gunu ve bugun dunyanin hicbir yerinde kadinlar ile erkekler esit degil.

Dunya capinda kadin erkek esit(siz)ligi hakkinda en kapsamli ve bilimsel arastirmalardan biri Dunya Ekonomik Forumu bunyesinde gerceklestiriliyor ve her sene bir rapor yayinlaniyor. Bu rapor cesitli kriterlere gore dunya ulkelerini en esitten en esitsize kadar siraliyor. Buna gore 2008 yilinda dunyanin kadin erkek esitligi acisindan en esit ulkesi Norvec, arastirma kapsamindaki en esitsiz ulke ise 130. siradaki Yemen. Bu tablonun en aci yani dunyanin bu acidan en ileri ulkesi Norvec’in skoru bile (1 sayisinin tam esitligi 0 sayisinin tam esitsizligi temsil ettigi bir olcekte) 0.8239. Yani bosuna demiyorum, dunyanin hicbir yerinde kadinlar ile erkekler esit degil.

Bu tabloyu biraz daha karartmak icin Turkiye’nin yerine bakabiliriz: 123. Yani koca listede Turkiye’nin altinda bir avuc dolusu ulke var. Turk kadinlari sadece ve sadece Misir, Fas, Benin, Pakistan, Suudi Arabistan, Cad ve Yemen’deki hemcinslerinden daha yuksek bir siralamada. Bizden yukaridakileri saymak ise bizi hem listenin uzunlugundan, hem de sasirticiligindan oturu soluksuz birakabilir: Butun Guney ve Kuzey Amerika ulkeleri, Avrupa Birligi ve onun aday ulkeleri gibi tahmin edebileceklerimizin yaninda bircok Afrika ulkesi (Lesotho #16, Guney Afrika #22, Botswana #31, Ghana #77), Turki Cumhuriyetler (Kirgizistan #41, Ozbekistan #55) (ki bunlarin komunist gecmisleri dusunuldugunde yukari siralarda olmalari sasirtici degil) ve bizden az biraz yukarida olmakla beraber yine de yukarida olan Arap ulkeleri Umman(#118), Qatar (#119) ve siki durun Iran (#116)!!!

Peki arastirmada hangi gostergelere bakiliyor?
4 temel alt grup var: Ekonomi, politika, saglik ve egitim. Burada onemli bir noktayi atlamayalim: Bu degerlerin hepsi bir ulkedeki kadinlarin o ulkedeki erkeklere gore nasil bir durumda olduguyla ilgili. Yani bir ulkedeki kadinlarin yuzde kacinin okur yazar oldugu kadar erkeklerin yuzde kacinin okur yazar oldugu da onemli. Bir ulkede erkeklerin %90i okur yazarken kadinlarin da %90i okur yazar ise bu esit bir durum, ama ayni durumda kadinlarin sadece %50si okur yazar ise mesela, bu esitsizlik isareti.

Once iyi haberlerden baslayalim. Turkiye’de kadinlarin erkeklerle esit olduklari temel gosterge saglik. Kadinlar Turkiye’de erkeklerden cok yasiyor. Turkiye’de kadinlarin ortalama yasam beklentisi 63 sene iken erkeklerde bu rakam 61. Ama hemen sevinmeyelim, Norvecliler icin mesela bu rakamlar sirasiyla 74 ve 70.

Kadinlarla erkeklerin birbirlerine esitlik acisindan yaklastiklari ikinci gosterge egitim. Buna gore Turkiye’de okuma yazma bilen her 100 erkek icin 84 kadin okuma yazma biliyor. En buyuk basariyi belki de son yillardaki “baba beni okula gonder” kampanyalari ile yakalamisiz. Ilkokula giden her 100 erkege karsilik 96 kadin ilkokula gidiyor. Yalniz egitim seviyesi yukseldikce kiz cocuklarinin okula gitme orani da dusuyor. Liseye giden her 100 erkege karsilik sadece 86 kadin, universiteye giden her 100 erkege karsilik ise ise topu topu 75 kadin universiteye gidebiliyor. (Burada tekrar etmek istiyorum, nufusun bu kadari anlaminda degil bu degerler, toplamda kadin nufusunun sadece yuzde 30u, erkek nufusunun da 39u universiteye gidiyor mesela) Tabi bu rakamlara sevinirken kendimizi Norvec ile kiyaslayacak olursak orada rakamlarin tamamen birbirine esit oldugunu gorerek uzulebiliriz. Hatta Norvec’te universiteye giden her 100 erkek icin 154 kiz universiteye gidiyormus.

Ucuncu temel gosterge ekonomi ve is gucune katilim. Bu noktada cuvallamaya basliyoruz. Turkiye’de her 100 erkege karsilik 36 kadin is gucune katiliyor. (Norvec’te 93) Kadinlar ortalamada erkeklerin sadece ucte biri kadar para kazaniyor. Turkiyed'eki yuksek duzeyli memurlarin ve yoneticilerin sadece ve sadece yuzde 8i (Norvec’te %33) teknik ve profesyonel kadrolarin ise %33 u kadin. (Norvec’te %50)

En son grupta ise kadinlarin siyasi kazanimlari var: Turkiye’de meclisteki kadinlarin orani %9 (Norvec %36) ve kadin bakanlarin orani %4 (Norvec %56). Son 50 sene icinde ulkenin kadin baskan/basbakan tarafindan yonetildigi yillarin sayisi 3. (Norvec 10)

Bunlarin disinda baska dusundurucu rakamlar da var: Turkiye’de her bin bebekten 24u olu dogarken Norvec’te bu rakam 3. Bizde her yuz bin dogumda 44 anne olurken Norvec’te bu rakam 7. Ayrica Turkiye’de parali dogum izni 9 hafta iken Norvec’te 42 ile 54 hafta arasi ve anne ile baba tarafindan paylasilabiliyor.

Sayilardan bir sey anlamadik diyenleri ya da suphe duyanlari Radikal’in gercekleri, haksizliklari ve hatta is yerinde tacizi bir de kadinlarin agzindan anlatan su haberine yonlendiriyorum.

Kucuk bir alinti:
“Bir makineci kadın arkadaşımız makineci erkek arkadaşımızdan çok daha az alırdı. Gerekçe olarak onun eli hızlı diyorlardı. Bir gün ürettikleri parçaları saydık. Kadın daha çok üretiyordu.”

Neyse yine cok enseyi kararttim. Umarim sizin, benim kizlarimiz ve ogullarimiz sadece Turkiye’de degil dunyanin her yerinde daha guzel gunler gorecek. Dunya Kadinlar Gununuz kutlu olsun!

Not: Bu yazida kullandigim kaynaklar:
Dunya Ekonomik Forumu
Kadin Erkek Esit(siz)ligi Raporu
Ulke siralamasi
Ulke dizini
Turkiye
Norvec

Wednesday, February 04, 2009

Siyasetci kimdir?

Cagimizin en onemli sosyal bilimcilerinden Max Weber “Meslek olarak siyaset” isimli konusmasinda bir siyasetcinin sahip olmasi gereken uc onemli meziyeti soyle tanimliyor: tutku, sorumluluk gudusu ve denge duyusu. Weber’e gore her siyasetcinin kendini tutkuyla adadigi bir davasi olmali ama ne yazik ki bu iyi bir siyasetci olmak icin yeterli degil. Her siyasetcinin davranislarini yonlendiren bir sorumluluk duygusuna ve dengeli bir tavra ihtiyaci var. Hatta bu ikincisi bir politikaci icin en belirleyici psikolojik ozellik. Siyasetcinin insanlara ve olaylara karsi mesafesini korumasi, konsantrasyonunu ve sukunetini yitirmeden karar almasi gerekiyor.

Bu uc ozellik nasil bir araya getirilebilir? Ozellikle de tutkunun insanlarinin kanini kaynatan “sicak” bir ozellik, dengenin ise kisinin insanlara ve olaylara sogukkanli yaklasmasini gerektiren “soguk” bir ozellik oldugu gozonune alinacak olursa.

Weber diyor ki, siyaset kafayla yapilir, ruhun ve bedenin baska unsurlari ile degil. Yani bunu soyle yorumlayabiliriz: Bu ozellikleri bir araya getirmek kolay olmayabilir ama iyi siyasetciler de ancak boyle ortaya cikiyor. Sayilarinin az olmasina sasmamak lazim.

Yine Weber’e gore bir siyasetcinin en buyuk dusmani baska siyasetciler degil, kendi kibiri. Aslinda kibir ne yazik ki cok yaygin bir kusur ve herkeste bulununabilir. Ama is siyasetciye geldiginde kibirli olmanin cok tehlikeli sonuclari oldugunu soyluyor Weber. Siyasetcinin bir numarali amaci guc sahibi olmaktir. Yani bir anlamda “guc sahibi olma gudusu” siyasetcinin siradan ozellikleri arasinda sayilabilir. Yalniz bu guc sahibi olma gudusu siyasetcinin davasina hizmet etmekten cikip siyasetcinin kendisini zehirlemeye baslayabilir, bunun da sebebi Weber’in bizzat herseyin en onunde olma istegi diye tanimladigi kibirdir. Kibir siyasetcinin ya olaylara nesnel bakis acisini kaybetmesine ya da sorumsuzca davranmasina yol acar. Kibirli siyasetci baskalari uzerinde biraktigi etkiye davasindan daha cok onem verir ve davranislarinin sonuclarindan oturu sorumluluk almamaya baslar. Bu acidan bakilidigindan gozu kibirle kamasmis politikacinin hareketleri belki kisa vadede guclu sonuclar dogurur ama uzun vadede bir yere varamaz, anlamsizdir.

--
Weber'in akil dolu gozlemlerini sizle paylasmadan edemedim. Siyasete gozunu dikenlerle, gucten basi donenlerin kulagina kupe olsa keske.

Saturday, January 31, 2009

Davos ve Erdogan

Hepimiz izledik, hepimiz bir seyler dusunuyoruz. Ben nasil yazsam derken Can Dundar cok guzel yazmis, katiliyorum:

Hem vicdan hem izan lazım
31 Ocak Cumartesi 2009

Sezar’ın hakkı Sezar’a: Erdoğan Davos’ta parmağını gözüne sokarcasına sallayarak konuşan Peres’ten sonra söz alıp tepki vermeseydi, Kaddafi karşısındaki Erbakan gibi fırça yedikten sonra hakaretleri sineye çekip dönseydi, bugün hepimiz “Yazıklar olsun” yazıları yazıyor olacaktık.
Erbakan’a öyle yapmadık mı?
Peres’in tavrının yanıtsız kalması sadece Erdoğan’ın değil, Türkiye’nin itibarını da iki paralık ederdi.
* * *
Kaldı ki, İsrail’in uyguladığı vahşete karşı dünyanın utanç verici suskunluğu vicdan sahibi herkesi çıldırtmıştı.
Filistin halkını abluka altında ezerek esir tutan, okulları bombalayarak göz göre göre çoluk çocuğu katleden bu ölçüsüz şiddet karşısında, “Gazze’ye sahip çıkarsak İsrail’le ilişkimiz bozulur”, “Aşırı tepki verirsek Amerika kızar” diyenlerin teslimiyetçi çizgisi, en serinkanlıları bile isyan ettirmişti.
“Arap dünyası bile umursamıyor; bize mi kaldı?” diyenler, “Tüm dünya susuyor” bahanesiyle bu katliamı görmezden gelmeyi önerenler, sabırları taşırmıştı.
“Amerika’yı karşımıza alırız”, “Ermeni meselesinde Yahudi lobisinin desteğinden oluruz” diye diye Türkiye’ye 3 maymun rolü biçenlere bir Ömer Seyfettin cevabı gerekiyordu:
Koca Ali gibi kolunu baltayla kesip “Al diyetini” demek...
Erdoğan bunu yaptı.
Batı ile oturduğu masalardan çoğunlukla ezik kalkmaya ve tepki vermeden önce hep Batılı büyük ağabeylerinin gözüne bakmaya alışmış, nicedir haysiyetli dış politikaya susamış bir toplumun, bir an olsun göğsünü kabarttı.
* * *
Şimdi madalyonu ters çevirelim:
Peres’in sert üslubu karşısında Başbakan’ın sessiz kalmaması ne kadar sevindiriciyse, gösterdiği tepkinin dozu ve üslubu da o kadar rahatsız ediciydi.
Öfkesi bir kez daha kontrolden çıktı.
Tepkisi çok insani ve vicdani olabilir; ama ölçüsüz ve kaba sabaydı.
“Siz” hitabından aniden “Sen”e geçmesi yakışıksızdı.
Beceriksiz moderatörle el ittirmeler, ses yükseltmeler, öfkeden kıpkırmızı kesilmeler, “Bi daha da gelmem” diye celallenmelerle tartışmayı bir mahalle kavgasına dönüştürdü.
Arabulucu rolüne soyunmuş bir ülkenin lideri olarak oturduğu koltuktan “arabozucu” kılığında kalktı.
“Haklı bir davada hışımla nasıl haksız duruma düşülür”ün canlı örneği gibiydi.
Gazze’yi, Şişhane’yi etkiledi; ama sözünü doğru dürüst söyleyebilse tüm dünyaya dinletirdi.
* * *
Sonrası daha da vahimdi.
Alkış yağdıkça Başbakan’ın hiddeti şahlandı, dili hepten kamçılaştı.
Batı basınına “uysal koyun” örneği vermeler, “Bize sünepelik yaraşmaz” diye diklenmeler, Peres’in “üzgünüm” diyen telefonunu “özür diledi” diye ilan etmeler, diplomatlara “monşerler” aşağılamasıyla yüklenmelerle infiali tavan yaptı.
Bir başbakanın vicdan sahibi olmasının yanı sıra izan sahibi de olmasının ne kadar önemli olduğu anlaşıldı.
* * *
Ben Başbakan’ı Hamas çizgisine fazla angaje bulmakla beraber, İsrail’e yönelik tepkisine hak veriyorum.
Amerikan tepkisinden de, İsrail lobisinden de ürkmüyorum.
Ürktüğüm şey, Başbakan’daki dizginlenemeyen feveranın, önce onun bünyesini, sonra Türkiye’nin geleceğini zehirlemesi...
Kör öfkenin boş gururla karışımından son derece patlayıcı bir kokteyl çıkabilir.
Ve o kokteyl, başımızda patlayabilir.

Friday, September 05, 2008

Turk solu bir cikis yolu ariyor!

Milliyet birkac gun once yeni bir yazi dizisine basladi. Devrim Sevimay'in cesitli kesimlerden ileri gelen kisilerle yaptigi soylesilerde Turk solunun durumu ve cikis yollari ele aliniyor. Farkli bakis acilari da olsa ortak nokta Turk siyasetinde ekonomik sorunlara sistematik cozumler getirebilecek, ozgurlukcu, sosyal adalete inanan bir partinin eksikligi ve laiklik-milliyetcilik eksenine sikismis CHP'nin en azindan su anki hali ile istege karsilik verebilmekten cok uzak olusu.

Milliyet'in internet sayfasi editorleri 10 yasinda ergenlerden secildigi ve ciplak kadin resimleriyle suslenemeyen herhangi bir haberi mansete tasimadiklari icin belki benim gibi kacirmis olanlariniz vardir. Asagiya linklerini koyuyorum, mutlaka, mutlaka okunmali...

Sol cikisini ariyor
1.Bolum
2.Bolum
3.Bolum
4.Bolum
5.Bolum
6.Bolum
7.Bolum
8.Bolum
9.Bolum
10.Bolum