Showing posts with label tavsiye. Show all posts
Showing posts with label tavsiye. Show all posts

Monday, January 24, 2011

Ingiliz Donem Dramalari Serisi 3: North and South (Kuzey ve Guney)

Kuskusuz Ingiliz Donem dramasinin kralicesi Jane Austen. Yalniz benim son zamanlarda kesfettigim, okumaktan ve romanlarinin ekrana aktarilmis halini seyretmekten en az ayni miktarda haz aldigim baska bir Ingiliz romancisi daha var: Elizabeth Gaskell. Ingiliz Donem dramalarini tanitmaya basladigim yazi dizisinin bu ucuncu bolumunde size Elizabeth Gaskell'in en guzel romanlarindan biri North and South'u anlatmak istiyorum.

Kucuk bir not: Bir zamanlar TRT'de Amerikan Ic Savasi'ni anlatan bir dizi yayinlanmisti. O dizinin de adi Kuzey ve Guney idi. O da cok guzel bir dizi olmakla beraber, bununla bir alakasi yok!)


Elizabeth Gaskell, Jane Austen'dan bir sonraki kusaktan geliyor sayilir. Austen en unlu eserlerini 1800lerin basinda yaratirken, Gaskell'in en verimli cagi 1850-65. Gaskell da Austen gibi alti tane roman yaziyor. Bunlari hem kullandigi kivrak dil, hem de karakterleri acisindan Austen'inkilere benzetebiliriz. Yalniz Gaskell Austen'in icinde kaldigi dar cevreyi asip, bambaska bir sosyal ve ekonomik cevreye girmeyi basariyor. Bu sure icinde Ingiltere'de kapitalizm iyice yerlesmis, ozellikle tekstil uretimi almis basini gitmis. Gaskell'in romanlarinda da esini Charles Dickens'da gorecegimiz bir sosyal ve ekonomik bilinc bas gostermeye basliyor. Isci kesimi, ustelik de kendi diliyle edebiyata giriyor.


North and South bu konuyu isliyor. Kitap, Kuzey ve Guney adindaki basligindan da anlasilacagi uzere, Ingiltere'nin endustrilesmis, hizla gelisen ve degisen kuzey kesimi ile, varlikli, hayatin bir onceki yuzyildan cok da farkli olmadigi guney kesimi arasindaki celiskiyi anlatiyor. Kitabin kahramani Margaret Hale, guneyden ailesi ile birlikte tekstil sehri Milton'a gelip yerlesir. Margaret'in bir din adami olan babasi, kilise ile bagini koparinca, tek gecim yolu olarak Milton'a gelip fabrika sahiplerinin cocuklarina ders vermeyi bulmustur. Burada Margaret guneydekinden cok farkli bir hayatla karsilasir: sabahtan aksama kadar fabrikalarda calisan, erkekler, kadinlar, cocuklar, hayatlari para kazanmaya adanmis fabrika sahipleri, yoksulluk, grev... Ailesi Milton'a alismaya calisirken, Margaret de her kesimden insanla arkadasliklar kurar. Ama hayatina giren en farkli kisilik fabrika sahibi John Thornton'dir. Once fikirleri birbirine tamamen zit dusen bu iki insan, zaman icinde birbirlerini sevmeye baslarlar.


Kitap 2004 yilinda, sagolsun bize harika yapimlar sunmaya devam eden BBC tarafindan televizyona aktarilmis. Dizi, kitabi cok yakindan takip ediyor. Bir kac ufak tefek seyi atlayip degistirmislerse de aslina sadik kalmislar. Dizinin gorsel yani kitaba ayri bir derinlik getirmis. Fabrikalardaki kosullar, ozellikle havada ucusan pamuklar bazi sahneleri gorsel bir solene donusturmus. Tabi artik farketmissinizdir ki, benim icin bu yapimlarin basarisini belirleyen en onemli etkenlerden biri basroldeki oyuncularin kimyasi. Basrollerdeki Daniela Denby-Ashe ile Richard Armitage gercekten rollerinin hakkini veriyorlar, izlemeye doyamiyorsunuz.

Dizinin tamamini, youtube'da bulabilirsiniz. Eminim cok begeneceksiniz!

Ingiliz Donem dramalarini tanitmaya basladigim yazi dizisinin birinci ve ikinci bolumlerine buradan bakabilirsiniz:
1. Bolum
2. Bolum

Sunday, January 23, 2011

Bir dolu film

2010 senesi Altin Kure odulleri gecen hafta sahiplerini buldu. Biraz geriden geliyorum evet ama, bu vesileyle size seyretigim ve altin kure kazanan filmleri tanitayim.

The Social Network

Sosyal paylasim sitesi Facebook'un hikayesini anlatan bu filme gitmemek icin uzun sure ayak diredim. Nedense eglenceli olacagina bir turlu inanmiyordum. Bu film beni fena halde yaniltti. Hikayenin sonunda ne oldugunu bilmenize ragmen (eh bugun facebook'un milyar dolarlik bir yatirim haline geldigini, sahibi Mark Zuckerberg'un de dunyanin en genc milyarderi unvanini kaptigini bilmeyen kalmadi!), film surukleyici, heyecanli. Karakterler hem antipatik hem sevimli. Oyle boyle degil, sasirtici ve guzel bir film.
Film en iyi drama, en iyi yonetmen, en iyi senaryo ve en iyi orjinal muzik dallarinda Altin Kure kazandi.

Black Swan

Black Swan, Requiem for a Dream, Pi gibi son 10 yilin kult filmlerine imza atmis, benim son zamanlarda bir kez daha seyredip cok cok begendigim The Fountain filminin de yonetmeni olan Darren Aranofsky'nin son filmi. Film Kugu Golu'nun basrolunu kapan balerinin Nina'nin etrafinda donuyor. Bir yanda cocukluktan beri onu iyi bir balerin olarak yetistirmek icin surekli zorlayan annesi, bir yanda Siyah Kugu rolunun hakkini verebilmesi icin Nina'yi karanlik yaniyla yuzlesmeye zorlayan yonetmen, bir yanda deli dolu, spontane, seksi rakibi... Natalie Portman cekingenlikle delilik arasinda gidip gelen balerin Nina rolunde cok basarili bir oyunculuk sergiliyor. Bu roluyle drama dalinda en iyi kadin oyuncu Altin Kure odulunu alan Portman'in Oscar sansi da epey yuksek gorunuyor.

The Kids are All Right

The Kids are All Right iliski, aile, evlilik kavramlarini sorgulayan modern bir komedi. Annette Bening ve Julianne Moore'un canlandirdigi Nic ve Jules California'da yasayan, iki cocuklu lezbiyen bir cifttir. Bir gun cocuklari babalarini bulup tanismaya karar verince hayatlari karmakarisik bir hal alir. Ben bu filmi cok sevdim. Mr. D ile de filmi evde izlerken sik sik durdurup yorup yaptik. Zaten bir film beni ustunde bu kadar dusundurup konusturabiliyorsa mutlaka favorilerim arasina giriyor. Escinsellerin evlenmesi, cocuk sahibi olmasi gibi tartismali konulari isledigi icin herkese gore olmayabilir ama bence 10 numara!
Annette Bening bu filmdeki roluyle komedi dalinda en iyi kadin oyuncu odulunu aldi.

The King's Speech

Son olarak bence 2010'un guzel filmlerinden biri The King's Speech var. Film Ingiliz krali 6. George'u anlatiyor. Kekeme olan 6. George konusma guclugunun ustesinden gelebilmek icin bir terapistle calismaya basliyor. Bu arada babasinin olumu ve abisinin Amerikali sevgilisiyle evlenebilmek icin tahttan feragat etmesiyle tahta cikan 6. George, kendini Ingiliz tarihinin en zor donemlerinden birinde, Ikinci Dunya Savasi'nin esiginde Ingiliz halkinin onunde buluveriyor. Sadece 6. George rolundeki Colin Firth degil, karisi rolunde Helena Bonham Carter ve terapist Geoffrey Rush da muhtesem oyuncular. Ben bayila bayila, hatta sonlara dogru biraz gozlerim yasararak izledim. Ingiliz Donem filmlerine olan sevgim goze alindiginda belki normal gelebilir ama Mr.D de cok begendi. Hala izlemediyseniz, hadi sinemaya...
Colin Firth bu film ile drama dalinda en iyi erkek oyuncu odulunu aldi. Ona da Oscar gulumsuyor gibi...

Monday, January 03, 2011

Ingiliz Donem Dramalari Serisi 2: Sense and Sensibility (Akil ve Tutku)

Ingiliz Donem filmleri serimize kaldigimiz yerden devam ediyoruz. Jane Austen ile baslamisken, yine onunla dizimizi surdurelim. Austen'in cok sevilen bir diger kitabi Sense and Sensibility, Turkce'ye cevirisiyle Akil ve Tutku, Kul ve Ates (bu Nihal Yeginobali'nin cevirisinin basligi oldugu icin bir bildigi vardir herhalde diyorum). Jane Austen'in yayinlanmis ilk kitabi bu.
Pride and Prejudice'de karsilastigimiz bazi temalari burada yeniden gozlemliyoruz. Sense and Sensibility de Ingilizlerin kati veraset kurallari yuzunden ortada kalip yoksul dusen bir soylu ailesinin hikayesini anlatiyor. Mr. Dashwood olunce butun varligi ogluna kalir. Mr. Dashwood'un ikinci karisi ve bu evlilikten olan uc kizi uzaktan bir akrabalarinin evine tasinip az bir varlikla hayatlarini idame ettirmek zorunda kalirlar. Kitap, Mr. Dashwood'un iki buyuk kizi, karakterleri birbirine tamamen zit Elinor ve Margaret ile onlarin mustakbel talipleri etrafinda donuyor. Elinor, uvey kardeslerinin kayinbiraderi Edward Ferras ile yakinlasirken, Margaret Willoughby'e asik. Bu arada varlikli ve bekar Colonel Brandon da Margaret'e asik oluyor ama Margaret 35 yasinda oldugu icin onu cok yasli bulup yuz vermiyor! :)

Sense and Sensibility de bir cok kez peyaz perdeye aktarilmis. Ben yine en onemli iki versiyondan bahsetmek istiyorum.

Birincisi 1995 yapimi film. Bu film tam bir yildizlar gecidi. Ailenin akli basinda, duygularina her daim hakim buyuk kizi Elinor'u Emma Thompson, romantik, kalbinin goturdugu yere giden, patavatsiz kizi Marianne'i Kate Winslet canlandiriyor. Her iki aktris de bu filmle Oscar'a aday oldu. Durun durun, bu kadarla da bitmiyor. Elinor'un sevdigi Edward Ferrars'i da Hugh Grant oynuyor. Gercekten keyifli, guzel bir film.

Tabi kili kirk yaracak olursak bu filme bir suru kulp bulamaz miyiz, buluruz. Mesela Emma Thompson hic suphe goturmeyecek kadar mukemmel bir oyuncu olmasina ragmen, Elinor icin biraz yaslica kacmis. Hugh Grant her zamanki gibi cok sempatik ama Elinorla aralarindaki cekim bir turlu perdeye yansimiyor. Kate Winslet'e hic laf yok, muhtesem.
Tam da bir Hollywood yapimi turnayi gozunden vurmusken, Ingilizler neden tekrar ayni hikayeyi neden filme alir degil mi? Ama evet BBC yine yapacagini yapmis ve 2008 yilinda Sense and Sensibility'i tv serisi olarak yeniden cekmis. Hem de bu kadar iy ive kaliteli bir yapimla karsiliastirilmayi goze alarak. Sonucsa gercekten yine fevkalade.

Oyuncularin hicbiri kendi baslarina bir Emma Thompson, bir Kate Winslet degil ama hep birlikte cok basarili bir is cikariyorlar. Edward ve Elinor hem birbirlerine, hem rollerine cok yakismis, harika bir cift olmuslar.

Eee bir de dizi yaklasik uc saat suruyor ki, bu anlamda bize filmin iki kati kadar kesintisiz eglence sunuyor. "BBC Sense & Sensibility 2008" diye ararsaniz, bu diziyi de youtube'dan bulabilirsiniz. Iyi seyirler!

Wednesday, December 29, 2010

Ingiliz Donem Dramalari Serisi 1: Pride and Prejudice (Ask ve Gurur)

Ailecek aksamlari film seyretmek en sevdigimiz seylerdendir. Mr. D ve benim zevklerimiz de bu konuda cogunlukla birbiriyle ortusur. Yalniz, benim cok sevdigim, Mr.D'nin nefret ettigi, ona hicbir kosul altinda izletemeyecegim bir tur var: Ingiliz donem dramasi. Gerci hepsinden de hoslanmiyor degil ama ozellikle romantik olanlarina siddetli bir nefret duyuyor. :) Onumuzdeki bir kac yazida en sevdigim donem dramalarini sizlere anlatmak, bilmeyenlere tanistirmak, bilenlerin ama unutanlarin hafizalarini calistirmak istiyorum.

Ingiliz donem dramasinin kralicesi tabi ki Jane Austen.

18.yy'in sonu, 19.yy'in basinda yasayan Austen, bu sure icinde Ingiliz edebiyatina alti adet roman armagan ediyor. Cogunlukla soylu sinifi konu alan romantik kitaplari, gercekci anlatimi ve basarili kadin karakterleriyle bize 1810lardan el salliyor. Bir ara seksen gunde devr-i alem misali Ingiltere'yi karis karis gezen Gokcecigim surada ve surada Jane Austen muzesini gezdigini anlatmisti.

Austen'in en iyi bilinen kitabi suphesiz Pride and Prejudice. Turkceye Ask ve Gurur, Gurur ve Onyargi gibi cesitli isimlerde cevirilmis olarak bulabilirsiniz. Kitap Londra yakinlarinda yasayan Bennet ailesinin, ozellikle de iki kizlari Jane ve Elizabeth'in etrafinda donuyor. Mr. Bennet'in oglu olmadigindan kendisi olunce butun malvarligi yegenine kalacak, aile de bir nevi ortada kalacaktir. Bu yuzden Mrs. Bennet'in butun zamani ve enerjisi kizlarina zengin birer koca bulmaya adanmistir. Zengin ve bekar Mr. Bingley ve onun en az kendisi kadar yakisikli ve zengin arkadasi Mr. Darcy'nin yakinlardaki Netherfield'e tasinmasiyla ailenin yasami bir anda hareketleniverir. Austen bizlere, akilli ve sivri dilli Elizabeth ile sagduyulu ama fazlasiyla gururlu Mr. Darcy arasinda kurdugu surukleyici ask iliskisiyle muhtesem bir edebiyat soleni sunuyor.

Kitap sadece gercekci degil zevkli ve eglenceli de oldugu icin sayisiz kere bire bir beyaz perdeye aktarilmis, bir o kadar da esinlenme film yapilmis. En akilda kalici iki projeden biri 2005 yapimi Hollywood filmi:

Bu filmde Elizabeth Bennet'i Karayip Korsanlari filmindeki Elizabeth Swann roluyle yildizi parlayan, Ingiliz sinemasinin son yillardaki en basarili cikis yapan aktristlerinden Keira Knightley canlandiriyor. Mr. Darcy'i ise daha sonra "Pillars of the Earth" gibi muhtesem bir tv dizisinde basarili bir oyunculuk cikarirken gorecegimiz Matthew Macfadyen oynuyor.


Zaten benim gibi Keira Knightley'den pek hoslanmiyorsaniz, bu film maca 1-0 yenik basliyor. Her ne kadar Keira Knightley Elizabeth Bennet karakterinin akilli, enerjik, sivri dilli yanini basariyla canlandirsa da, Elizabeth'in bir de duygusal yani var. Mr. Darcy'i aslinda sevdigini, ona haksizlik yaptigini anladigi andan itibaren, Elizabeth'in bu yanini gormeye baslamamiz lazim ki, Keira Knightley bu acidan bence sinifta kaliyor. Bundan ote de Mr. Darcy ve Elizabeth bir baslarina guzel sahneler cikarsalar da, ne yazik ki birlikte olduklari sahnelerde aralarindaki cekim gucunu bir turlu hissedemiyoruz. Buna ragmen, bu versiyonun guzel yanlari da yok degil. Mesela, Jane ve Mr. Bingley cok inandirici ve sevimli bir cift olmuslar, onlari izlemeye doyamiyoruz. Mr.Bennet rolunde Donald Sutherland harika bir is cikariyor. Son zamanlarda cok basarili islere imza atan, hatta Oscar'a aday olan Carey Mulligan'in da ilk filmi bu ayni zamanda. Onu da Kitty Bennet rolunda izleyebilirsiniz. Bir cok acidan bu filmi basarili Jane Austen yapimlari arasinda sayabiliriz. Ama maalesef 1995 yapimi BBC uyarlamasinin eline su dokemiyor.



Bu tv dizisinde basrolleri Jennifer Ehle ve Colin Firth paylasiyor.



Herseyden once tv dizisi formatinda oldugu icin, hikayeyi bolmek, kisaltmak zorunda kalmamislar. Dizi kitabi bire bir takip ediyor. Ayrica karakterleri gelistirmek, aralarindaki iliskileri aciklamak icin de yeterince zaman bulmuslar. Ama herseyden onemlisi sanki Jane Austen Mr. Darcy karakterini yazarken aklinda Colin Firth varmis gibi, karakter ve aktor birbirine tipa tip oturmus. Elizabeth ile de aralarinda muthis bir uyum, iletisim ve cekim gucu var. Kisacasi bu turun en ama en guzel ornegini izlemek istiyorsaniz, bu diziyi kacirmayin. Youtube'a erisimi olanlar icin, suradan basindan sonuna kadar izleyebilirsiniz.

Duzeltme: Yukaridaki linkten butun bolumleri maalesef izleyemiyormusuz. Bazi parcalar kaldirilmis. :(
Ekleme: Bu dizinin jenerik muzigi de ayrica harika, bahsetmeden gecmek istemedim.

Friday, April 09, 2010

Kitap: Assassin's Apprentice/ Suikastcinin Ciragi


Bu kitabi okurken o kadar cok sevdim ki, unutmadan hemen yazmak istiyorum. Aslinda unutmama da imkan yok cunku birinci kitabi bitirir bitirmez siradakine basladim.

Assassin's Apprentice (Suikastcinin Ciragi) Robin Hobb'un Farseer serisinin ilk kitabi. (Bu arada ilginc bir sekilde serinin ismini Turkce'ye cevirmemisler. Farseer bas karakterin soyismi olmakla beraber Uzagigoren manasina geliyor.)
Kitabin bas karakteri Fitz, Prens Chivalry'nin evlilik disi cocugudur. Sarayda babasinin en guvendigi adami Burrich tarafindan yetistirilmesine ragmen, saray esrafi tarafindan kucuk gorulur, dislanir. Buna ragmen Fitz'in damarlarinda soylu bir kan akmaktadir. Kral tarafindan kendisine tehlikeli bir gorev verilen Fitz, bunu yerine getirirken hem kendisinin hem de tum kralligin kaderini degistirecek bir rol oynamaya hazir midir?

Fantazi turunde kitaplari cok okumuyorum aslinda. Yuzuklerin Efendisi'nin sadece birinci kitabini okumustum. Hobbit'i zor zar bitirmistim. Nedense bunu cok sevdim. Belki Ender'in Oyunu'nda oldugu gibi bu kitabin da bas karakteri cocuk oldugu icin basindan gecen olaylara bu kadar ilgi duydum. Fitz gozumuzun onunde serpilip, babasinin sanina yakisan akilli ve dirayetli bir genc adam oluyor.

Kitabin cok begendigim iki yani var. Birincisi, kraliyet ailesinin adina Skill neden bir yetenegi var. (Turkce'ye Irfan diye cevirmisler). Bununla insanlari etkileyebiliyorlar. Zaten hikayenin bir kismi da Fitz'in bu melekeyi ogrenmeye calismasiyla ilgili. Ikinci yani, Turkce'ye cevrilirken kaybolmus olabilir. Soylu ailenin isimleri sadece siradan isimler degil, ayni zamanda karakter ozellikleri: Shrewd (Uyanik), Chivalry (sovalye), Verity (Gerceklik), Regal (Krallara layik, gosterisli), Patience (sabir), vs. Hemen herkesin isminin karakterine ne kadar yakistigini dusunduruyor yazar.

Guzel olmus Robin Hobb, ellerine saglik!:)

Saturday, April 03, 2010

Film: How to Train Your Dragon / Ejderhani Nasil Egitirsin


Son zamanlarda sinemalara bir cok uc boyutlu canlandirma film gelmeye basladi. "How to train your dragon" simdiye kadar gorduklerim icinde en keyiflilerden biri. Monsters and Aliens'dan daha guzeldi mesela.
Bu film Viking Hiccup'un oykusunu anlatiyor. Kuzeyde, yilin 9 ayi kar, geri kalan uc ayinda da dolu yagan bu Viking ulkesinin en buyuk derdi ejderhalardir. Zaman zaman koye musallat olan, evleri atese veren, koyunlari kopup goturen bu ejderler Viking'lerin bas dusmanidir. Viking kabilesinin reisinin oglu Hiccup digerlerinden cok farklidir. Herkesin tersine incecik, zayif, ustune ustluk de beceriksiz bu oglan, bir gun daha once kimsenin gormedigi, cok hizli, cok tehlikeli bir ejderi yaralamayi basarir ve boylece sadece Hiccup'un degil butun Vikinglerin kaderi degisir. Cok cok keyifli, ozellikle uc boyutlu seyredin!

Tuesday, March 30, 2010

Film: Shutter Island / Zindan Adasi


Turkce'ye nedendir bilinmez Zindan Adasi ismiyle cevrilmis Shutter Island, Leonardo DiCaprio'nun son filmi. Imdb'de yuksek notlar almis olmasina ragmen, elestirmenlerin yerden yere vurdugu bu filmi izlemeye baslarken beklentilerim kesinlikle yuksek degildi. Bir kere Leonardo DiCaprio'yu hic sevmedim, hic sevmem. Oyunculugunu inandirici bulmuyorum. Elestirmenlere de inanmis bulundum ama Shutter Island beni sasirtti! Bazi ruya/hayal sahneleri epey uzun (ve gereksiz) olmasina ragmen genel olarak heyecanla izlemeye devam ettigim surukleyici bir gerilim filmi cikti.
Filmin konusu soyle: 1950lerde Massachussets aciklarindaki Shutter Adasi tehlikeli suclularin barindirildigi bir akil hastanesi/hapishanedir. Hastalardan biri esrarengiz bir sekilde ortadan kaybolunca durumu arastirmasi icin bir federal polisler cagrilir. Burada gizli bir takim deneylerin yapildigindan suphelenen bas detektif, hastanenin foyasini ortaya cikarmaya niyetlidir. Leonardo DiCaprio bas detektifi, Mark Ruffalo da ortagini canlandiriyor. Hastane yoneticisini ise Ben Kingsley ustalikla oynuyor.
Bazi sahneler daha inandirici cekilse ve bir miktar da acimadan kit kit kesilse cok daha guzel olacak bu filmi yine de oneririm. Filmin sonlarina dogru Leonardo DiCaprio'nun oyunculugu bile gozume batmadi yani, daha ne olsun!:)

Sunday, February 21, 2010

Tavsiye: "Criminal Minds" ve "Compulsion"

Babam dun telefonda "ne zamandir yazmiyorsun bloga" diye az bucuk sitem edince, bir yazi bulmak sart oldu. Biliyorum, cok zamandir bosladim, kusura bakma canim babacigim. Cok alakali olmasa da bir yaziyla karsinizdayim.

Bizim arada seyretmeyi sevdigimiz dizilerden birisi CBS'te yayinlanan Criminal Minds. Daha dogrusu bizim evde televizyonumuz olmadigi icin, canimiz sikildiginda televizyonda yayinlanan dizileri internetten izliyoruz. Bir cok sitede televizyon dizilerinin hem yeni bolumlerini hem de arsivden tum eski bolumlerini bulup seyretmek mumkun.
Guncel dizileri seyretmek icin kullandigimiz site hulu.
Eski bolumler ve simdi yayindan kalkmis diziler icin de watch.series. (Hulu Amerika disinda calismayabilir.)



Criminal Minds'a da iste bu siteden denk geldik. Bu film bir polisiye drama. CSI kategorisi dizilerden diyebiliriz. Dizinin kahramanlari bir grup FBI ajani. Bunlar ozel bir ekip. Suclularin davranislarini analiz edip, ortaya cikan sonuclardan suclularin profilini ortaya cikariyorlar: Kac yasinda, ne isle ugrasiyor, nerede oturuyor, basindan ne isler gecmis, daha once hangi suclari islemis, vs. Boylelikle suclarin bulunmasi icin polise yardim ediyorlar.

Dizi su an 5. sezonunda. Biz daha 2. sezonun baslarindayiz. Simdiye kadar seyrettigimiz kadariyla dort basi mamur bir dizi. Oyle CSI gibi son derece ileri (ve pek de inanilir olmayan) teknolojik yenilikler kullanmiyorlar. Hikayeler cok inandirici, epey de dramatik. Karakterler yerine oturmus (Bir adet super itici bilgisayar dehasi, fazla yilisik karakter haric).

Ozellikle kidemli FBI ajanlarindan biri Jason Gideon karakterini dizide cok begeniyoruz. Ilerleyen bolumlerde ne yazik ki diziden ayrildigini ogredigimiz bu karakteri Mandy Patinkin canlandiriyor. Bu haftasonu iste bu Mandy Patinkin'i sahnede izleme sansi bulduk



Oyunun ismi Compulsion. Oyun Anne Frank'in gunlugunu ve bu gunluk sayesinde Anne Frank'in mesajini butun dunyaya duyurmaya kendini adayan bir yazarin hayatini anlatiyor. Once Anne Frank'in gunlugunu Amerika'da bastirma hayalini gerceklestiren yazar, sonra da bu gunlukten yola cikarak bir oyun yazmaya calisiyor. Bu ugurda kendi kariyerini, evliligini bile feda ediyor.

Oyunun en ilginc yani, kuklalar kullanilmis olmasi. Anne Frank yaklasik olarak 1 metre boyunda kocaman bir kukla ile sahnede hayat buluyor. Boyle anlatinca cok cazip gibi gelmiyor ama insanin hersey yerine oturmus. Kuklalar sadece sus olmamis, gercekten hikayeyi ve karakterleri gelistirmek icin kullanilmis.

Mandy Patinkin oyunun bas kahramani yazar Sid Silver'i canlandiriyor. Rolunu de cok cok basarili oynuyor. Amerika'da unlu aktor ve aktrislerin Broadway oyunlarinda rol almasi sik sik olan bir sey ama ben sadece ikinci defa televizyondan tanidigim birini sahneden yakindan seyretme firsati buldum. Cok keyifliymis!

Bu oyunun yakin gelecekte baska bir tiyatroda sergilenecegini tahmin etmiyorum ama Criminal Minds dizisine televizyonda rast gelirseniz, bir kerecik seyredin!

Friday, January 29, 2010

Film : The Book Eli/ Tanrinin kitabi


"Kiyamet sonrasi dunya" filmlerinin son ornegi "The Book of Eli/ Tanrinin kitabi," dunyanin muhtemelen nukleer savas sonrasi cehenneme dondugu bir zamanda geciyor. Her tarafi toz toprak kaplamis; en degerli mal su; insanlar sefillik icinde yasiyor; kaos, anarsi... Eli adindaki bir adam kendine Tanri tarafindan emanet edildigini dusundugu kitabi (incil) batiya goturuyor. Yolda pesine kitabi ele gecirmek isteyen kotu adamlar dusuyor, yolu aydinlanmayi bekleyen citir bir kizla kesisiyor, vs.
Bu bayik anlatisimdan tahmin edebileciginiz gibi son zamanlarda seyrettigim en kotu filmlerden biriydi. (Ki en son seyrettigim film yine begenmedigim bir vampir filmiydi, onu bile solladi kotulukte!)Kotulugunu anlatmaya nerden baslasam bilemiyorum: Bir kere oyku cok zayif. Dunyanin basina ne gelmis, ne gecmis anlayamiyoruz. Karakterin hepsi tek yonlu, en ufak bir derinlik, analiz yok. Karakterler arasindaki iliskiler sig otesi. Diyaloglar sikici, filmin temposu dusuk. Son olarak filmin sonu (ve guya surprizi) ile ilgili de bir sey soylemek istiyorum ama filmin sonunu acik etmis olucam. O yuzden filmin sonunu ogrenmek isteyenler asagidaki paragrafi okumasin.

****
Film sirasinda bu gecmisteki buyuk kiyamet sirasinda bir takim insanlarin kor oldugunu zaten ogrenmistik. Megersem Eli da kormus, film boyunca okudugu ve kotu adamlarin ele gecirmeye calistigi kitap da korler icin Braille alfabesiyle yazilmis. Filmin sonunda Eli'in pesine dusen kotu adamlar uzun ugraslar sonunda kitbi ele geciriyorlar ama tabi okuyamiyorlar, bir islerine yaramiyor. Bu arada batiya yol almaya devam eden Eli, San Francisco'da Alcatraz adasinda insanligin en degerli hazinesi kitaplari koruyan ve basan bir gruba ulasiyor. Burada ezberden Incil'i yeni bastan yazdiriyor.
Eli'in kor oldugunun nasil sonradan uydurma bir sey oldugunu bir kenara biraksak bile (onceki sahnelerde onu insanlarla konusurken, hatta insanlarinin gozlerinin icine bakarken bir cok kez goruyoruz), bu kitap ezberleme fikrinin ne kadar siradan oldugunu anlatmaya nerden baslasam: Oncelikle her dinde kutsal kitabi ezberleyen din adamlari mevcut (hafizlar gibi). Sonra bilim kurgu filmlerinin babasi "Fahrenheit 451"da hukumetin kitaplari yakmasi, bunun uzerine de direnisci gruplarin kitaplari ezberlemesi 10 kat guzel isleniyordu. Bu film bu acidan bize hic yeni bir sey gostermedi.
***

Agir temposu, tavsak diyaloglari, siradan senaryosuyla bu film 100kusur dakikanizi haketmiyor!

Sunday, January 17, 2010

Film: Daybreakers



Blog ister istemez film yazilariyla doldu ama islerim biraz yogun oldugu icin fazla ilgilenemiyorum, blogu yazisiz da birakmak istemiyorum. O yuzden simdilik film yazilariyla idare edin.

Daybreakers yakin bir gelecekte gecen bir vampir filmi. Dunyanin tum nufusu bir salgin sonucu vampir olmus. Geri kalan insanlar kanlari icin avlaniyor. Insan nufusu azaldikca piyasada tum vampirleri besleyecek kadar kan kalmiyor. Bu yuzden kan bulamayan bazi vampirler mutasyon gecirip cok vahsi, tehlikeli, kendi turune saldiran yaratiklar oluyorlar. Bir yandan bunlarla ugrasirken bir yandan da sentetik kan uretmeye calisiyorlar. Bu sirada bir grup insan da yeraltinda direnis orgutluyor, vampirlik sorunu tumden cozecek bir ilac gelistirmeye calisiyorlar. Bu iste de kendilerine Ethan Hawke'in oynadigi iyi yurekli vampir doktor yardim ediyor.

Filmin konusu cok sacma gelmis olabilir. Zaten cok kotu bir film. Fazlasiyla etli, kanli. Son sahneleri aksiyon filmi karikaturu gibi. Bu tarz filmden hoslanan belli bir kesim vardir herhalde. Eger normalde vampir filmleri turunu sevmiyorsaniz bundan da hoslacaginizi sanmiyorum. Gitmeyin, paraniz cebinizde kalsin!

Sunday, January 10, 2010

Film: Sherlock Holmes



Ne kadar usengecim. Yine bir dolu yazacak sey birikmis. Bunlarin icinden sizin icin Sherlock Holmes filmini sectim, cunku burada Noel gunu vizyona giren film Turkiye'de de 15 Ocak'ta sinemaseverlerle bulusacakmis.
Arthur Conan Doyle'un dunyaca unlu dedektifi ve onun ortagi Watson'in hikayelerini okumayan herhalde yoktur. Yalniz bu filmde agirbasli, akilli, turlu turlu suclari zekasi ve gozlem gucuyle bir cirpida cozuveren Sherlock Holmes'u arayanlar, hayal kirikligina ugrayacaklar. Aksani saymazsak, Ingiliz centilmeni Sherlock Holmes gitmis, onun yerine Hollywood jonu, vurdulu kirdili, aksiyon filmleri kahramani Sherlock Holmes gelmis. Robert Downey Jr'in canlandirdigi Sherlock Holmes dusmanlariyla bilek bilege dovusuyor, hatta zekasini ve gozlem gucunu onlari nasil daha hizli bir sekilde dize getirebilecegini bulmak icin kullanmaktan cekinmiyor. Butun bunlara ragmen film kotu degil. Hatta Sherlock Holmes ile ilgili beklentilerinizi bir kenara koyar, bu yeni versiyonu seveceginize (ya da en azindan bu Hollywood kahramanina bir sans vereceginize) inanarak filme giderseniz, epey zevk alabilirsiniz. Film, Sherlock Holmes ve Watson'in yakaladigi ve idam edilen bir azili katilin dirilip butun Londra'da teror estirmesini anlatiyor. Watson rolunde Jude Law, Holmes'i alt eden tek kadin rakip rolundeki Rachel McAdams gayet sevimliler. Konusu degilse de filmin gorsel efektleri basarili. Sanirim en guzeli de Robert Downey Jr'in Sherlock Holmes'u kendini seyirciye gercekten sevdirmeyi basariyor.

Sunday, December 27, 2009

Tum zamanlarin en iyi seri filmleri

Ilginc bir sekilde "Tum zamanlarin en iyi romantik komedileri" yazim blogun en cok okunan, en cok izleyici ceken yazilarindan biri oldu. Ondan aldigim tesvikle ve de sinema yazilari yazmak eglenceli oldugu icin simdi de tum zamanlarin en iyi seri filmlerini yazmaya giristim. Bu aslinda en iyi romantik filmleri yazmaktan daha zor bir is. Ne de olsa orada en azindan belli bir film turunden bahsediyoruz. Burada ise komediden maceraya, fantaziden bilim kurguya kadar hersey var. Tamamen kisinin zevkine almis, buyrunuz bu da benim listem. 10'dan baslayarak geri sayim yapalim:

10) Orumcek Adam/ Spider-man

10 numarada Spider-man var. Orumcek adam filmini gormeden cizgi romanini okuyup sevdigim nadir super kahramanlardan biri. 2002'de filmi daha sinemalara gelmeden heyecanla beklemeye baslamistim. Herhalde orumcek adamin hikayesini anlatmaya gerek yok. Siradan bir genc olan Peter Parker bir gun radyoaktif bir orumcek tarafindan isirilinca insanustu guclere kavusur. Bu filmin benim icin daha yuksek bir sirada olmamasinin sebebi sadece oyuncularinin fos cikmis olmasidir. Tobey Maguire gonlumde Spidey'nin yerini (ve cussesini) asla dolduramadi. Olu balik gozlu Kirsten Dunst'i hic soylemiyorum bile! Buna karsilik ikinci bolumun kotu kahramani Dr. Octopus'u her gorusumde filmi milyon kere seyreden ve her sahneyi ezberleyen mini mini yegenimin agiz dolusu Dr. Octopus diyisi aklima geliyor, guluyorum. Rivayete gore 4. cekilmekte olan Spider-Man Kirsten Dunst'un bu serideki son filmi olacakmis. Gorunuse gore Spidey kendine yeni bir sevgili bulacak!



9) Gelecege Donus/ Back To the Future

Zaman yoluculugu! Marty McFly ucuk kacik bilim adami Dr. Lorean'in icat ettigi zaman makinesi ile gecmise gidiyor, bu arada yanlislikla kendi aile gecmisini de degistiriyor. Bu filmi videoda ve televizyonda kac kere seyrettim hatirlamiyorum. Ikinci filmi de zamaninda sinemada seyretmistim. Caddede bir zamanlar bir Atlantik sinemasi vardi. O sinemada seyrettigimi hatirladigim iki filmden biri Gelecege Donus 2'dir. (Digeri de Indiana Jones, Son Hacli seferi!) Bu film ise gelecekte geciyor. Ucan arabalara, kaykaylara, mikro dalga firina koyunca avuc kadarken koskocaman olup bir aileyi besleyen pizzalara tek kelimeyle bayilmistim! Keske ucuncuyu hic cekmeselerdi!



8) Bill'i Oldur/ Kill Bill

Quentin Tarantino saheseri. Filmin kahramani "Gelin", Bill'in azili katillerinden biridir. Bu hayattan kacip, Texas'ta evlendigi gun Bill'in adamlari tarafindan saldiriya ugrar, komaya girer. Dort sene sonra komadan uyandiginda tek bir amaci vardir: Bill'i oldurmek. Diger Tarantino filmleri gibi midesi ve sinirleri zayiflara uygun bir film degil bu. Ama bol kanli ve dovuslu (ama bir o kadar da eglenceli) Tarantino filmlerinden hoslaniyorsaniz, mest olacaksiniz




7) Bourne Identity/ Supremacy/ Ultimatum

Robert Ludlum'un casus hikayelerinden uyarlama bu filmler Jason Bourne karakterinin etrafinda donuyor. Birinci filmde kim oldugunu hatirlamadan uyanan kahramanimiz,kendini kim oldugunu, ne is yaptigini anlamak icin giristigi macera dolu bir kacisin icinde bulur. Diger filmler de bu temayi takip ediyor. Ben Bourne filmlerini cok seviyorum. Eski usul ajan filmi, oyle fantastik araclar, teknolojik numaralar yok. Matt Damon bile (herhalde konusmadigi icin) gozume batmiyor. Daha ne olsun!




6) Batman

Batman filmleri iki ayri kusakta cekildi. 1989'dan 1997'ye kadarki ilk kusakta Batman'i sirasiyla Michael Keaton (Batman ve Batman Returns), Val Kilmer (Batman Forever) ve George Clooney (Batman and Robin) canlandirdi. Michael Keaton'in sevimli Bruce Wayne'ini begensem de, benim icin bu film serisini alti numaraya koyan tabi ki yeni kusagin Bruce Wayne'i, Christian Bale. Oncelikle Batman Begins'de bize hikayenin basini anlattilar. Sonrada son yillarin en basarili filmlerinden biri Dark Knight'ta Joker hikayesini yeniden cektiler. Heath Ledger'in canlandirdigi Joker karakterinin tum zamanlarin en kotu film kahramanlari siralamasina ust siralardan girip bir daha cikmamak uzere altin harflerle yazilmasini saglayan Dark Knight suphesiz cok guzel bir film. Yakinda Terminator 5'te oynayacagi konusulan Christian Bale'in ne yazik ki henuz yeni bir Batman cekme plani yok galiba!:(



5) Pirates of the Caribbean/ Karayip Korsanlari

Karayip Korsanlari buyukler kadar cocuklarin da gozdesi olmus bir film. Karayipler'de bir Ingiliz valisi, onun kizi Elizabeth, Elizabeth'e asik bir demirci ustasi ve ucuk kacik bir korsan Jack Sparrow. Oynadigi butun ucuk kacik karakterler icinde en muhtesemi, en cok Johnny Depp'e yakisani bu herhalde.Onun icin Keira Knightley'e bile katlanabilirim! Ucuncu filmi Almanya'da izlemistik. O zaman cok begenip melodisini telefonuma indirmistim. Nerdeyse iki bucuk senedir degistirmedigimden (ah gozunu seveyim tembellik!) benim telefonum hala Karayip Korsanlari melodisiyle caliyor!:)





4) Yildiz Savaslari/ Star Wars

Star Wars da iki ayri kusakta cekilen film serilerinden biri. Orjinal filmleri sevenleri kizdirmak pahasina da olsa ben ilk uc filmi daha cok seviyorum! Iste o kadar! Anakin'den cok haz etmesem de Evan Mc Gregor'un Obi-Wan'i bana yeter. Ne guzel soyluyor icli icli: "You were my brother Anakin! I trusted you!"



3) Matrix
Matrix bizim kusagin hic tartismasiz en kult filmi. Sadece sinemayi degistirmekle kalmadi,bir kusagin ontolojik problemlerinin dili oldu. Ikinci ve ucuncu filmler daha vizyona girdigi ilk gun gormeye gittigim nadir filmlerdendir. Burada filmler cuma gunu vizyona giriyor. O yuzden bazi populer filmler persembe gecesi 12 matindesinde ilk kez oynuyor. Iki filmi de bu sekilde ilk gunden izlemistik! (hey gidi gunler hey!) Nedendir bilinmez, Neo film ilerledikce daha bir aptallasti, sonunda da biraz Turk filmi karakterlerine benzedi (bkz. kor oglan) (Mr.D'nin notu: o daha eski bir referans "kor peygamber,") Keanu Reeves'in hayatinin sonuna kadar daha baba bir karakter oynamasi da mumkun olmayacak, Lawrence Fishburne'de TV aktoru oldu (CSI) ama yine de Matrix'e toz kondurulmaz.



2) X-Men
Dogrusu birincilik sirasi icin epey dusundum cunku ben X-Men filmlerini cok ama cok seviyorum! Birbirinden eglenceli, bir suru insanustu guce sahip karakter, iyiler-kotuler, politik oyunlar, ask-mesk, hersey bu filmde var! Bir de Hugh Jackman var. Hergun seyrederim!



1) Yuzuklerin Efendisi/Lord of the Rings
Sonunda bir numaraya geldik. Epik filmlerin sahi padisahi, Peter Jackson'in bas yapiti Yuzuklerin Efendisi. Hobbitler ve Elfler benim icin neredeyse iyi gunde, kotu gunde yanimda olan dostlar. Ev isi mi yapiyorsun, bavul mu topluyorsun, hasta mi oldun, koy DVD'yi 9 saat oyalasin seni! Sagolasin Peter Jackson, ellerine saglik!



Benden bu kadar. Sizin en sevdiginiz seri filmler hangileri?

Monday, December 21, 2009

Kitap: A Philosophical Investigation/ Felsefi bir Sorusturma



Kitap 2010lu yillarda gecen bir cinayet oykusu. Bu alternatif gelecekte bilimsel gelismeler insanlari suca tesvik eden biyolojik etkenleri bulmus. Bu etkenleri tasiyan erkekler Lombroso programi adi altinda her katilimciya bir filozof ismi verilerek kayit altina alinmis. Tedbir olarak gozlem altinda tutuluyorlar ve suca meyletmeleri engelleniyor. Oyku bu programi kirip program katilimcilarinin gercek isimlerini ele geciren, Wittgenstein ismini kullanan seri katil ve onu yakalamak icin ugrasan bir polis detektifi arasinda geciyor.
Yer yer biraz yavaslasa da ilginc, felsefi ogelerle dolu, surukleyici bir cinayet romani. Sonu biraz beklenmedik sekilde ve ozensizce hizli baglanmis gibi gelse de bana (mesela karakterlerin arasinda gelisen bag cok da aciklanmamis), icinde suc islemeye surukleyen biyolojik etkenler, koma cezasi gibi insani dusunduren cok kavram var.

Saturday, December 19, 2009

Film: Avatar 3D



Sonunda merakla bekledigimiz Avatar vizyona girdi.
Filmin konusu soyle: Jake Sully adindaki eski asker, kardesinin yerine Pandora gezegenine bir goreve gonderilir. Na'vi adindaki yerli halkin yasadigi bu gezegende cok zengin bir maden yatagi vardir. Bu maden yataklarina sahip olmak isteyen guclu bir sirket Na'vileri tasinmaya ikna etmek, o da olmazsa hepsini oldurerek topraklarini ellerinden almak icin bir proje baslatmistir. Bu projenin parcasi olarak Jake Avatar'iyla yerlilerin arasina karisip onlarin kulturlerini, yasama bicimlerini ogrenirken bir yandan da askeri harekat icin bilgi toplamaya baslar. Bu arada bir yerli guzeline asik olur, Na'vilerin yasam felsefesinden cok etkilenir ve sonunda taraf degistirerek onlarla beraber hirsli kapitalistlere karsi savasir.
Filmin hikayesi cok tanidik geldiyse sasirmayin. Zaten bu film icin "Kurtlarla Dans" benzetmesi yapiliyor. Ama Oscar odulllu James Cameron'un Titanik'ten bu yana yonetmenligini yaptigi ilk film olan Avatar'in guzelligi konusunun orjinalliginde degil, teknolojik olanaklari sonuna kadar kullanarak (hatta sirf bu film icin yeni teknikler yaratarak) yarattigi muhtesem guzellikteki dunyada. James Cameron bu filmi cekmeyi ilk kez 1999 yilinda dusunmus. O gunun sartlariyla filmin gerektirdigi ozel efektleri gerceklestirmek cok yuklu bir para tuttugu icin hicbir studyo filmi cekmeye yanasmamis. Sonra Lord of The Rings filminde "Gollum" karakterinin nasil beyaz perdeye aktarildigini goren Cameron, en sonunda teknolojik olanaklarin yeterince ilerledigine karar verip, filmi gerceklestirmeye koyulmus.
Avatar normal versiyonunun yaninda uc boyutlu olarak da vizyona girdi. Biz uc boyutlusunu gorduk. Eger mumkunse ne yapin yapin bu filmi uc boyutlu olarak seyredin! Pandora gezegeninin renklerini, turlu bortu bocegini, cicegini, yapragini, selalelerini, daglarini sanki oradaymis gibi tecrube edin! Benim en ama en cok begendigim kismi ormandaki ilk gece. Herseyin karanlikta fosforlu fosforlu paril paril parladigi bu evren tek kelimeyle muh-te-sem! Hic abartmadan simdiye kadar sinemada gordugum en guzel sey! 2 saat 40 dakika hic ama hic sikilmadan, hatta gozlerimi kirpmadan eglendim, paramin karsiligini da kurusu kurusuna aldim. Umarim Avatar sinema sektorunun gitmekte oldugu yonun erken bir habercisidir. O zaman onumuzdeki yillarda cok eglenceli filmler izleyecegiz, hic suphem yok!

Friday, December 04, 2009

Film: State of Play/ Devlet Oyunlari



"State of Play" oyuncu kadrosu genis bir siyasi macera filmi (varsa oyle bir sey!) Ben Affleck bir Amerikan senatorunu canlandiriyor. Senator Amerikan hukumeti icin calisan ozel askeri sirketleri arastirirken yardimcilarindan biri olduruluyor. Senator'un eski arkadasi, yillanmis gazeteci rolundeki Russell Crowe, bir yandan arkadasina yardim etmek, bir yandan da kendi basarisini pekistirmek icin isin ic yuzunu arastirmaya basliyor.
Dogrusu seyretmeye baslamadan once filmle ilgili hicbir sey duymamistim. Ben Affleck'in oynadigini gorunce de beklentilerimi fazla yukseltmemeye karar verdim. Buna ragmen film beni sasirtti. Dort basi mamur, surukleyici bir hikaye...Rollerine uymus, inandirici oyuncular... Russell Crowe, onun genc meslektasini oynayan Rachel Adams, gazete editoru Helen Mirren cok iyiler. Ben Affleck bile goze batmiyor, ne olsun!
Film aslinda bir BBC mini dizisinden uyarlanmis. Mini dizi formatinda aslinda hikayenin ve karakterlerini cok daha iyi gelistrilmis olacagini tahmin ediyorum. O yuzden bulabilirsem onu da izleyecegim.

Kucuk ve alakasiz bir not: Filmde Ben Affleck'in karisini Robin Wright oynuyor. Gecen sene Oscar odul torenlerini izledikten sonra bu yazida Robin Wright'in guzelligini ovmus, kocasi Sean Penn'in odul torenindeki tavrini elestirmistim. Yakinda duyduguma gore cift ayrilmis. Robin Wright Penn yine Robin Wright olmus.

Thursday, December 03, 2009

Kitap: Twilight Saga/ Alacakaranlik serisi - 2

Eveeet. Alacakaranlik Kusagi serimize kaldigimiz yerden devam ediyoruz. Birinci ve ikinci kitaplardan bahsettigim ilk yazi burada. Yine kitabin konusunu ve hatta sonunu acik acik yazabilirim, ogrenmek istemiyorsaniz yaziyi okumamanizi tavsiye ederim.



Serinin ucuncu kitabi Eclipse. Bu kitapta artik Edward ve Bella gonul rahatligiyla beraberler. Bella liseyi bitirecek ve Alice ona kitaptan anladigimiz kadariyla muhtesem bir mezuniyet partisi duzenliyor. Ama uyuz kizimiz her zaman oldugu gibi bu partiyi de Alice'in burnundan getiriyor. Ne mizmiz, ne kadir kiymet bilmez bir karakter bu Bella anlamis degilim. Ama sanirim bir cok yonden o yaslardaki siradan bir genc kizdan farksiz, hani o yaslarda (kendimden biliyorum) insanlar ne yapsalar sana yaranamazlar ya! Bir de bu ailenin hepsi vampir olmak suretiyle o lise yillarinda takilip kalmislar, trajediye bakar misiniz!?!
Bu kitabin konusu soyle: Ilk kitapta Bella'nin pesine dusen ve bu sebepten Cullen ailesi tarafindan yakilarak yok edilen vampir James'in partneri Victoria oc almak amaciyla Bella'nin pesine dusuyor. (Zaten ikinci kitapta da bu tema biraz islenmeye baslamisti. Hatta asil hikayenin bu olacagini dusundurtmustu bize yazar ama son anda Edward'in kendini oldurtme hikayesini uydurarak cevirmisti kitabin gidisatini.) Victoria bu emelini gerceklestirmek icin eski ve tehlikeli bir yontem izlemis. Bir suru yeni vampir yaratmis ve bunlardan bir ordu kurmus. Yine burada ogreniyoruz ki yeni vampirler cok guclu, cok kana susamis, cok durdurulmaz oluyorlarmis. Bu kitabin bence en ilginc kisimlarindan biri daha once gecmisi ile ilgili fazla bir sey bilmedigimiz Jasper karakterini taniyoruz biraz.
Bu ucuncu kitapta Stephenie Meyer'in sosyo-kulturel ajandasi yavas yavas ortaya cikmaya basliyor. Malum Bella ikinci kitabin basindan itibaren takinti yapmis vaziyette. Edward 17 yasinda ama kendisi 17sini gecmis. Edward genc, yakisikli, citir dururken, kendisinin yaslaniyor olusunu bir turlu kabullenemiyor. Zaten hayatinin askini da bulmus, artik o da vampir olmak istiyor. Ikinci kitabin sonunda ailecek bir oylama yapmislar, Bella'nin da vampir olmasina karar vermislerdi. Edward da Bella'ya benimle evlenirsen seni ben vampir yaparim demisti, hatta ikinci filmin sonu da bu evlilik teklifiyle bitiyor. Bu kitapta Bella'nin kararsizligini gozluyoruz. Vampir olmak istiyor ama bir yandan da evlenmeye yanasmiyor. Kendisini boyle erkenden evlenip coluk cocuga karisacak bir kisi olarak dusunmuyormus, elalem ne dermis. Neyse sonunda Edward'in teklifini kabul ediyor.
Sanirim benim bu kitaplarla en buyuk sorunum bu. Stephenie Meyer'in yaptigi acikca genc yasta evliligi desteklemek. Ustelik de bunu yaparken Bella'nin mizmizmiz karakterinde erken evliliklere karsi cikan akli basinda insanlarin kesinlikle katilmayacagi argumanlar sunuyor. E be kadin, kimse demiyor ki insanlar genc yasta evlenmesin, cunku toplum sizi ayiplar! Tam tersine genc yasta evlenen insanlar evlenmeyenlere gore daha buyuk olasilikla okulu birakiyorlar, boyle olunca da kendilerine ekonomik olarak rahatlik getirebilecek yuksek maasli isler bulamiyorlar! Cok basit bir gercek bu! Insanlarin, ozellikle de kadinlarin sosyo-ekonomik ozgurluklerini kazanabilmeleri icin egitim, hatta yuksek egitim almalarinin elzem oldugu bir dunyada yasiyoruz! Ne yazik ki Bella'da bu konuda en ufak bir tik yok! Darthmouth gibi super bir okula girmesi icin sevgilisi Edward rusvet yedirmis, onunla bile azicik ilgilenmiyor.
Kitabin bence hic suphesiz en az gercekci sahnesi, vampir ordusuyla savasin arifesinde (ki vampirler ile kurtadamlar guclerini birlestirip bu yeni dogan ordusuna karsi birlikte savasmaya karar vermisler), savas meydaninin gerisindeki cadirda Bella, Edward ve Jacob arasinda gecen sahneydi. Yaa kizlar, kusura bakmayin ama kimsenin erkek arkadasi sevgilisi donmasin diye onun bas dusmaninin koynunda uyumasina izin vermez! Hayatin gercekligi budur!!!
Bu kitapta kurtadamlarin hayat partnerlerini secme surecini biraz daha anlatiyor yazar. Bunlar eslerini kendileri secmiyorlarmis da bir anlamda kendileri icin onceden secilmis eslerini buluyor, ilk goruste ask gibi falan. Ama ogreniyoruz ki, aslinda kurtadamlar sevgililerini bebekken bile bulabiliyorlarmis. Anlatirken boyle cok garip mi geldi? Inanin kitapta okurken insan cok daha fazla afalliyor. Burada da yazarin kucuk yasta evlilik yaninda, koca koca adamlarin kucucuk kizlarla yaptigi evllilikleri mesru gostermeye calistigini dusunmek cok ucuk bir tahmin olmaz.
Kitabin tek ama tek surukleyici bolumu Jacob'un kabilesi Quileutelerin hikayesinin anlatildigi kisim. Ben cok hos, cok mistik bir oyku oldugunu dusundum bunun (ayrica ozgun mudur, yoksa yazar bir yerden etkilenerek yazmis midir bilemiyorum) ama tabi Bella'nin da buradan yari akilli bir ders cikarmasi kacinilmazdi.



Serinin son kitabi Breaking Dawn. Bella karakterinin en kucuk bir cekiciligi var ise, bu kitapta tamamen gitmistir diye umut ediyorum. Lise ogrencisi siradan kizdan Bella evli barkli, cocuklu bir kadina donusuyor Bella bu bolumde! Her ne kadar vampir olmus, bir takim super gucler gelistirmis ise de, durumun ozu budur. Ev hanimi Bella! "Ya kizim senin ev kadinligiyla, evli barkli olmakla, cocuk sahibi olmakla bir alip alip veremedigin mi var?" diye dusunuyor olabilirsiniz. Yok aslinda! Ama ortaokul lise yasindaki genc kizlarin onune bunun ozenilecek tek sey olarak sunulmasina karsiyim! Tabi ki kimse Bella'yi kendine ornek almiyordur ama toplumun insanlara, ozellikle kadinlara, hemen goze carpmayan, incelikli imgelerle sundugu hikayeler ister istemez onlarin kendilerini ve toplumdaki yerlerini algilayisini degistiriyor. (Bakiniz bu konudaki baska yazilar burada ve burada)
Bu kitabin kurgu olarak en buyuk sorunu: Kitap neredeyse iki bambaska kisimdan olusuyor. Birinci yarida mizmiz Bella'nin bayiltici derecede sikici dugununu, balayini ve hamilelik hikayesini dinliyoruz. Jacob'in Bella'nin yari insan yari vampir bebegine asik olmasi (!) hikayesine hic soylenmiyorum bile. Kitaptaki sevilesi tek karakterin butun karizmasini bir darbede ezdi gecti! Kitabin ikinci yarisinda gercek aksiyon basliyor. Burada da ogreniyoruz ki cocuklardan vampir yapmak cok buyuk bir sucmus. Bir yanlis anlasilma sonucu Bella'nin bebeginin vampir bebek oldugu zannediliyor. Boylece taa Italya'dan kalkip Volturi ailesi Cullenlar'i cezalandirmaya geliyor. Bu vesileyle bir suru yeni karakterle tanisiyoruz. Bu kisim surukleyici yazilmis, bi nevi Marvel cizgi romani okuyormusum izlenimi yaratti bende. Ama hani vampirdi bunlar yaa? Bu super guclere, sirk numaralarina ne gerek vardi ki? Kitabin en kotu kismi da sonu hic suphesiz. O kadar hazirlandigimiz iyi(!) vampirlerle kotu vampirleri birbirine kirdiracak karsilasma bile okuyucuyu tatmin edemeden bitip gidiyor. Gerci ben boyle bir savas sahnesini yazabileceginden pek emin degilim S. Meyers'in. O acidan da yazmadigi iyi olmus olabilir.
Genel olarak kitap serisinin sorunu once bir dunya yaratmasi sonra bir bir bu kurallarin hepsini yikmasi: Vampirlerin cocugu olmuyor, dur bekle Edward'in oldu; yeni vampirler cok vahsi oluyor, durdurmasi imkansiz; dur bekle Bella bak ne guzel uyum sagladi!
Son olarak daha once kitabin din propagandasi yaptigini iddia etmistim. Stephenie Meyer mormon. Meyer kitabinin mormon propagandasi olmadigini, ama tabi ki anlattigi hikayenin kendi bakis acisindan ve degerlerinden etkilendigini soyluyor. Mormonlarla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenleri once wikipedia'ya sonra da PBS'in cok egitici belgeseline yonlendiriyorum.(Amerika disindan seyretmek mumkun olmayabilir ne yazik ki!) Seyredin, karari siz verin.
Daha fazla sinirlerimi oynatmadan da bu yaziyi burada bitiriyorum. Gozumuz aydin!