Showing posts with label toplum. Show all posts
Showing posts with label toplum. Show all posts

Monday, March 08, 2010

8 Mart Dunya Kadinlar Gunu


Bir kez daha 8 Mart, bir kez daha Dunya Kadinlar Gunu.
Su anda yeni bir yazi yazacak vaktim olmadigi icin sizi gecen sene yazdigim yaziya yonlendiriyorum. Hepimizin Dunya Kadinlar Gunu kutlu olsun!

Wednesday, November 25, 2009

Pamuk Prenses, Kulkedisi ve Digerleri


Resim: NY Times

Sabah radyoda duyduguma gore Disney yeni bir film yapmis: Princess and the Frog. Bu filmin ozelligi prenses karakterinin siyah olusu. Boylece ilk defa Disney'nin prensesler serisine Afrikali-Amerikali bir karakter dahil olmus oluyor. Yine ayni haberden ogrendigime gore film daha vizyona girmeden cesitli urunleri (oyuncaklari, elbiseleri, kitaplari, yan karakterleri, kozmetik malzemeleri) Disney dukkanlarinda satisa sunulmus. Hatta insanlar dukkanlarin kapilari acilmadan saatler evvet siraya girmis bu urunleri alabilmek icin. Roportaj yapilan veliler, "en sonunda kizlarimizin kendilerine benzeyen bebeklerle oynayabilmesi cok guzel" diyorlardi. Hatta bazilari "bu karakterleri alarak Disney'e mesaj gonderiyoruz" diyorlardi. Disney da sanki bunu gercekten cokirklilik, cokkulturluluk misyonuna katkida bulunmak icin yapiyordu. Boyle buyuk kurumlar arkasinda deli gibi para olacagini gormeseler bu islere girerler mi? Ayrica da zamanida irkciligin alasini yapmis Disney'nin kasasina bu paralari gondermek akillica midir?
Butun bunlar bir yana, kiz cocuklarinin kendilerini prenses gibi gormelerini neden arzu edelim mi?



Resim

Bu haber bana bir kac sene evvel okudugum ama hala cok hosuma giden su yaziyi hatirlatti. Biraz uzunca, Ingilizce bir yazi ama mutlaka okumaya deger.
Yazar, Peggy Orenstein, uc yasindaki kizi ile disciye gidisini anlatarak basliyor. Disci, 3 yasindaki kiza dis tedavisini sevdirmek icin disci koltugunu gosterip, "prenses tahtina oturmak ister misin?" diye soruyor. Bunun uzerine zaten her yerde prenses bombardimanina ugrayan feminist yazarin sigortalari atiyor ve disciye cikisiyor: "1950 degil, 2006 yilindayiz! Butun kucuk kizlarin illa prenses olmasi mi gerekiyor!?!" Tabi bu konusmaya sahit olan kizi soruyor: "Neden bu kadar kizdin anne? Prenses olmanin nesi var?"
Yazar bu anekdotla basladigi yaziya "Prenses" konseptinin nasil patlama yaptigini anlatarak devam ediyor. Disney prenseslerine 2001 yilinda Mattel'in de Barbie prensesleri cikarak katilmasiyla, Kendini carkini donduren kocaman bir endustriye donusmus durumda prenses piyasasi.
Yazarin derdi nedir peki prenses muessesesi ile? Bu konu cocuklarimiza ne cesit rol modelleri gosterdigimizle ilgili. Sadece kiyafetlerle, aksesuarlarla ve zengin bir prensle tanisip evlenmek hayaliyle yasayan prensesler kiz cocuklari icin nasil bir rol modeli olabilir? Dogru, prenses oyunlari oynamanin cocuklarin oz guveni ya da gelecekte secmek istedikleri meslek uzerinde etkili oldugunu gosteren hicbir arastirma yok ama bir yandan da prensesler "hicbir sey yapmiyorlar!"
Ayrica prenseslerle baslayan kiz-erkek ayrimi yavas yavas her turlu urune yayiliyor. Mesela kiz cocuklari icin yatak takimi bakan yazar sadece cicekli, kalpli desenler buldugunu bir tane bile futbol topu, araba, bot desenli model gormedigini anlatiyor. Daha da kotusu kiz oyuncaklari bebekler, mutfaklar, alisveris arabalari iken erkeklerinkiler tamir cantalari, spor gerecleri, vs. Ileride cocuklarin beynine kazinacak bir cinsiyet ayriminin tohumlarinin daha kucucuk yaslarda atildigini gormemek mumkun mu?
Baska bir bakis acisi da bu patlamayi 70lerin feminizmine bir tepki olarak dusunmek. Prensesler belki de romantizmi, disiligi bir kadinlik hakki olarak geri getiriyorlar. Ama burada da dengeyi oturtmak cok guc. Okumus yazmis, akli basinda, guclu, ne istedigini bilen kadinlarin "bitch" kelimesini kendilerini tanimlamak icin yeniden benimsemeleriyle, mini mini kiz cocuklarinin uzerinde "Girl Power" yazan pembe t-shirtler giymesi arasinda belli ki bir fark var.
Yazarin yaptigi gibi olumlu bir izlenimle bitirelim: Okuldan aldigi kizini denizkizi Ariel kiyafeti icinde goren yazar once sasiriyor.Sonra kizi ekliyor: "Ama buyuyunce hala itfayeci olmak istiyorum!"

Saturday, June 13, 2009

Kadina siddet

Devletimiz kadina siddeti bu sekilde mesrulastiriyor, hatta bifiil destekliyor!
Bakin bakin kadini korumaktan sorumlu "Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakani"miz Selma Aliye Kavaf'ın aciklamalarina!

****

NTV'nin suradaki haberinden Selma Aliye Kavaf'in aciklamalarina (resmin uzerine tiklayarak videoyu izleyebilirsiniz) ve İnsan Hakları ve Yeni Çözümler Derneği Temsilcisi Evre Kaynak'in aciklamalarina ulasabilirsiniz.


****

Olaylari kisaca ozetlemek icin bu da Can Dundar'in Milliyet'teki konuyla ilgili yazisi:

‘Dayak, özel hayata girer; biz karışamayız’ diyen kadın kimdi?
13 Haziran Cumartesi 2009

Bir kadın düşünün: Kocası tarafından öldürülesiye dövülüyor.
Annesi de defalarca aynı adamın saldırısına uğruyor.
Karakola gidip şikâyet ediyor, koruma istiyorlar, ama tehdit karşısında şikâyetlerini geri çekmek zorunda kalıyorlar.
Yasa, tehdide karşı çaresiz, kadını korumakta yetersiz:
“Neden şikâyetten vazgeçtin?” diye sormuyor. “Aile içi sorun” diyerek müdahale etmiyor.
“Evin mahremiyeti”, dayağa mazeret oluyor.
Sonunda kadının annesi, dayak seanslarından birinde ölüyor. Kadın dava açıyor. Dava 7 yıl sürüyor. Adam tahliye ediliyor. Kadın ölüm tehdidi altında... Devlet yine yok.
Kadın, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürüyor. AİHM, Türkiye’yi, tehdidi bildiği halde “aile içi sorun” diyerek kadını koruyacak önlem almadığı, polisin, yargının pasif kaldığı gerekçesiyle tazminata mahkûm ediyor.
Türkiye “kadına yönelik şiddet”ten mahkûm olan ilk ülke olarak Avrupa yargı tarihine geçiyor.
* * *
Bu durum karşısında, üstelik her gün birkaç kadının şiddetten ölüm haberi gelirken Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’ndan ne yapmasını beklersiniz?
“Türkiye’de kadınlarımızın kılına dokunulmaması için ne gerekiyorsa yapacağız. Şiddet mahremiyet, mazeret tanımaz. Polis, yargı, kadına yönelik şiddete anında müdahale edecek” demesini; değil mi?
Hayır!
O bakanlığa yeni atanan Selma Aliye Kavaf, NTV’de Nermin Yurteri’ye verdiği ilk demecinde kadını değil, yasaları savundu. Tehditkâr bir kocayla yaşamanın çaresizliğini hiç anlamadan konuştu:
“Söz konusu kadın defalarca şikâyetini geri çekmiş. Sığınma evi için talepte bulunmamış, koruma isteğinden vazgeçmiş” dedi.
“Bütün dünya dövüyor” deyip örnekler verdi.
Aynı yaklaşımı önceki gün de Başbakan sürdürdü.
“Bu olaylar onlarda da (Batı’da) var” dedi.
Dayağı değil, kararı “utanç verici” olarak niteledi.
* * *
Kadına yönelik şiddetin tüm dünyanın sorunu olduğu kuşkusuz. Ama burada önemli olan, o şiddeti önleyecek yasal tedbirler ve uygulamada kararlılık...
Türkiye’de sadece yasalar değil, polis de, savcı da, yargı da, politikacı da kadının canını değil, ailenin dirliğini koruyor. O yüzden de şiddet bile olsa mahremiyete müdahale etmiyor.
Hatırlarsanız, 3 yıl önce AKP’nin Konya Milletvekili karısını dövmüştü. Darp raporu alıp savcılığa başvuran karısına da “İstediğin yere git, benim dokunulmazlığım var” diye posta koymuştu.
O zaman duymak istediğimiz ses, Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’dan gelmişti:
“Bu konuda ben tarafım. Kadın olduğum için tarafım. Şiddetle mücadele eden bir sorumlu olarak tarafım. Şiddet uygulayanların utanması gerekir” demişti.
AKP Kadın Kolları Başkanı ise Milliyet’e (Bkz: 14 Mayıs 2006) şunları söylemişti:
“Bu, kendi ailesiyle, özel hayatıyla ilgili bir konu... Aile içi bir ilişki... Bu konuda benim bir değerlendirmem olamaz. Söz hakkım olmadığını düşünüyorum.”
Bunu söyleyen Kadın Kolları Başkanı’nın adı neydi, hatırlıyor musunuz:
Selma Aliye Kavaf...
* * *
“Kolları kırık kadınlar!”
Hâlâ çözüm bekliyor musunuz?